OGNİ - Sayı: 02

Ogni - Sayı 02

Önemli Not: Bu içerik, derginin orijinal baskılarından OCR (optik karakter tanıma) yöntemiyle dijitalleştirilmiştir. Bazı karakter hataları veya eksiklikler olabilir. PDF içeriğiyle farklılık tespit ederseniz lütfen bize bildirin.

Yahya YAKALOZİ* [6]

KOLKHİDE'NİN YENİDEN DOĞUŞU

Yazan: Yahbab YAKALOZİ

Bir ulu çınar daha yıkılmak üzere.

Mitolojinin esin kaynağı Kafkasya ve Kafkasya'nın güzide köşesi Kolhide (Kolhis) yaşadığımız günlerde tarihinin belki de en acı deneyimlerinden birini yaşıyor.

Efsaneler diyarı Kolhide yirminci yüzyılın son çeyreğinde iki öz evladını da kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya. Kolhide Ananın oğulları Abhazlar ve Migreller (Lazlar) tarihin karanlık dehlizlerinde kaybolmamak için savaşıyorlar. Her iki halkın da binlerce yıllık tarihlerinin yanında, kökleri insanlık tarihi kadar derinlere dayanan özgün kültürleri egemen güçler tarafından ezilip yokedilmeye çalışılıyor.

Kolhide ülkesinin "güzel" insanlarını incelemeden önce "Altın Post"un stratejik önemini ortaya koymak gerektiğine inanıyorum: Kolkhide ülkesi kendi doğal güzelliğinin, yeraltı yerüstü zenginliklerinin ötesinde, bulunduğu coğrafi konum nedeniyle de tarihin her döneminde emperyalistlerin ve işgalcilerin iştahını kabartmıştır. Orta Asya'dan gelip Kafkas Dağları'nın altından ve üstünden geçen ipek yolları bu ülkeden Karadeniz'e ulaşmaktaydı.

Süreç içinde Romalıların, Bizanslıların, Perslilerin (İranlılar), Arapların, Moğolların, Osmanlıların, son olarak da Ruslar'ın istilasına uğramış, her istila onarılması uzun yıllar süren yaralar açmıştır. Son emperyalist istila Rus istilasıdır. Rus istilası 17 Ekim devrimiyle niteliğini yitirmiş ya da şekil değiştirmiştir.

  1. yüzyılın ikinci yarısında Kuzey Kafkasya'ya saldırılarını yoğunlaştıran Ruslar, aynı dönemlerde Güney Kafkasya'ya saldıran İranlılar ve Osmanlılarla da yoğun bir mücadele içindeydiler. Ortodoks Hıristiyan olan Gürcistan, İran ve Osmanlılara karşı yine kendisi gibi Ortodoks olan Rusya'nın himayesini istedi ve 1801 yılında Rusya'ya ilhak oldu. Bu Ruslar için bulunmaz bir fırsattı. Güney Kafkasya'da hiç savaşmadan çok önemli bir mevzi elde edilmişti. Şiddetle direnen Kuzey Kafkasya'nın Çerkes halklarının direncini daha kolay kırabilirlerdi artık. İki ateş arasında kalan Kafkasya Halkları birer birer Rus egemenliğine girmeye başladı.

1804 yılında İmeretya, 1808 yılında Migrelya Ruslar tarafından işgal edildi...

Abhazya ise 1810 yılında Ruslara teslim oldu. Prens Sefer Bey Çaçba (Mikhail Şervaşıdze) Ruslarla anlaşıp halkını kırdırmaktan korumaya çalıştı. Ancak Sefer Bey'e rağmen Kuzey-Batı Abhazyalılar Ruslarla mücadeleyi sürdürdüler. Çerkeslerle birlikte direnişlerini 1864'e kadar vardırdılar.

Ruslar 19. yüzyılın ilk yarısında kıskaç altına aldıkları Kuzey Kafkasya'yı kolay ele geçirebilmek için denetim altında tuttular. Gürcü ve Migrellerden birlikler oluşturdular. Böylece Kafkasyalıların savaşçı ruhunu yine Kafkasya'yı ele geçirmek için kullanmış oluyorlardı.

Kuzey Kafkasyalıların son direniş noktası olan Ahçıpsı bölgesi de 1864 baharında düşünce Ruslar Kafkasya'da kesin hakimiyet kurmuş oldular. Kuzey-Batı Kafkasya halklarının (Adigeler ve Abhazların Batı kolu olan Cigetler) Osmanlı topraklarına sürülmesinin ardından 1877-78 Osmanlı-Rus savaşında Türkiye'den gelen 1500 civarında Kuzey Kafkasyalı gönüllünün de yardımıyla Abhazlar ayaklandılar.

Ruslar beklemedikleri bu şiddetli direniş karşısında çaresiz kalınca bir anda Abhazya'nın büyük bir bölümü Abhazların eline geçti. Ancak Osmanlıların vaad ettikleri askeri desteği vermeyince Ruslar Abhazya'yı tekrar ele geçirdi ve 50.000 civarında Abhaz daha ülkesini terketmek zorunda kaldı. Üstüste yaşanan iki sürgün trajedisinden sonra Abhazya toprakları büyük oranda boşaltılmıştı. İşte bu noktada Gürcüler devreye girdiler.

Bomboş ve alabildiğine zengin Abhazya toprakları Gürcü bürokrat ve aydınlarının iştahını kabartmıştı. Bu aşamada uzun vadeli bazı ince hesapların içine girdiler. Karadeniz kıyıları bilindiği gibi antik çağlardan beri bölge insanlarının dünya ile bağlantılarını sağlıyor, bölge ekonomisine önemli katkıları bulunuyordu. Diğer halklar gibi Gürcülerin de Karadeniz'e ihtiyaçları vardı ve buraya Migrelya (Lazistan) üzerinden bağlanıyorlardı. O gün için Migrelya, Gürcistan için sorun oluşturmuyordu, ama bunun böyle sürebileceğini kimse de garanti edemezdi.

Gürcü milliyetçileri, daha çok köyle karakteri taşıyan ve toprağa bağımlı olan Migrellerin uzun vadede bazı ulusal istemlerle karşılarına çıkabileceklerini hesaplıyorlardı. Bu nedenle Migrelya'da Migrel nüfus yoğunluğunu inceltmeliydiler. Abhazya'nın boş toprakları onları yeni ince hesaplara sevk etti. Migrelleri Abhazya'ya yerleştirerek ve Gürcü kimliklerini daha da pekiştirerek Abhazya'daki Abhaz nüfus yüzdesini iyice düşürecekler, aynı zamanda Migrelya'dan nakledilenler sayesinde de Karadeniz kıyılarındaki Migrel nüfusunu seyreltmiş olacaklardı.

Gürcü aydınlar bu konularda tezler üretmeye başladılar. Abhazya'ya en iyi uyum sağlayabilecek Halkın Migreller olduğunu söylüyorlar ve Migrelleri Abhazya'ya yerleşmeye çağırıyorlardı. Gürcü milliyetçilerinin bu politikalarına "kraldan fazla kralcı" olan bazı Migrel aydınlarının alet olduklarını da söylemeden geçmek olmaz. Gürcü milliyetçiliğini Migrellerin, Svanların da içinde bulunduğu "Kartvel milliyetçiliği" olarak algılayan sayısız Migrel ve Svan aydını ve ileri geleni de Gürcü milliyetçiliğinin yılmaz savunucusu olmuşlardır. Lavrenti Beria "kraldan çok kralcı"lardan biridir.

Beria Trans Kafkasya Federasyonu Komünist partisi genel sekreterliğine geldiği tarihten başlamak üzere Kafkasya ve özellikle Gürcistan azınlıkları üzerine yoğun baskı uygulamış, Çeçen, Karaçay ve Meskhetileri Ortaasya ve Sibirya'ya sürdürmüş, Abhazların ileri gelenlerini de katlettirmiştir.

Yukarıda sözünü ettiğimiz Gürcü yayılmacılığının bir başka örneğini Karaçay bölgesi üzerinde görüyoruz. Yine Gürcülerden farklı bir halk olan Svanlar kendi bölgelerinden alınarak daha önce Sibirya'ya sürülmüş olan Karaçaylıların topraklarına yerleştirildiler. Bu sayede Migrel bölgesinde Migrel nüfusunun seyreltilmesi örneğinde olduğu gibi Swanetya'da da Swan nüfusu seyreltilirken Swanlar kullanılarak Karaçay toprakları Gürcüleştirilmeye çalışıldı. Ancak Karaçaylar'ın affedilip ülkelerine döndürülmesi üzerine bu politika yürümedi. Swanlar, Swanetya'ya geri gelince Gürcü yayılmacılığı bu bölgede darbe yemiş oldu.

Gürcü aydınlarının ve entellektüellerinin bu denli aşırı milliyetçi olmalarının özünde, Fransız İhtilali'nin doğal sonucu olan ulusçuluk akımlarından çok fazla etkilenmeleri yatmaktadır. Gürcü aydınları Fransız ihtilali'nden çok kolay etkilenmişlerdir. Çünkü yüzyıllardır Gürcü feodal ailelerinin çocukları Avrupa'da, özellikle de Fransa'da eğitim görmekteydiler. Gürcü milliyetçiliği halktan habersiz, halka rağmen günümüze dek tüm şiddetiyle sürdü. Komünizm bile Gürcü milliyetçilerinin "megalo idea"sına engel olamadı. Örneğin, S. Canaşya ve Berdzenişvili, Stalin döneminde, Stalin'den aldıkları manevi destekle Türkiye'nin Karadeniz kıyılarını tarihi Gürcü toprağı olarak ilan ediyorlar ve bu toprakları Gürcistan adına istiyorlardı. İlginç olan, toprakların Lazlara ait olduğu, Lazlar da zaten Gürcü (!) olduğuna göre sözü geçen toprakların Gürcistan'a ait olması gerektiği gibi ilginç bir yaklaşımda bulunuyorlardı.

Gürcü asimilasyon politikası Svan ve Migrel halkına gizli gizli, Abhaz ve Oset halkına ise açık seçik uygulanarak 1985 yılına gelindi. 1985 yılı eski SSCB topraklarında etnik grupların ulusal kimliklerini tescil ettirme çabaların iyice arttırdıkları bir yıl olarak dikkati çeker. Bu yıl yapılan nüfus sayımı sırasında Migrel halkından bazı vatandaşların 50 yıl sonra tekrar nüfus kayıtlarına Migrel olarak yazıldıklarını görüyoruz.

Gelişmeler Güney Osetya ve Abhazya'da politikalarını oturtmaya çalışan Gürcü milliyetçilerini rahatsız etmiş, Migrel ulusal kimliğinin diriltilmesi çalışmalarını, arkadan vurulmuş bir hançer olarak nitelendirmelerine neden olmuştu. Başlangıçta oldukça cılız olan Migrel hareketi, Gürcistan devlet başkanlığına seçilen Migrel kökenli Gamsahurdia'nın Gürcü milliyetçisi olması nedeniyle boğuldu ya da perde arkasında kaldı. Ardından patlayan Abhaz-Gürcü savaşı, Migrel hareketini tamamen sildi.

Fakat bir yıldan fazla süren bu savaşta Gürcistan adına önde savaştırılan Migrellerden binlerce genç ölünce Migrel halkında hoşnutsuzluk baş göstermeye başladı. Savaşın son aşamasında Migrelya'da Migrellerden oluşan ve Gürcü ordusunu tedirgin eden güçlü milis grupları ortaya çıktı. Hatta bu milis grupları yer yer Gürcü ordusuna saldırıp tank da dahil olmak üzere bir çok silah ele geçirdiler. Migrel milis hareketinin öncülüğünü Lot Kobalya yapıyordu.

Lot Kobalya, Abhaz-Gürcü savaşı tüm şiddeti ile sürerken toparlanmayı ve silahlanmayı sürdürdü. Hatta Kobalya'nın bir kaç kez Gudouta'ya giderek Abhazya'nın Cumharbaşkanı Viladislav Ardzınba ile görüştüğü söylentisi tüm Gürcistan'da yankılandı. Ve Abhazlar Migrellerin savaşta pasif kalmalarının da yardımıyla başkentlerini kurtarıp Oçamçire'ye doğru ilerlemeye başladılar. Bunun üzerine Kobalya, Arzinba'yı arayıp Gal şehri ve civarında yaşayan Migrellere dokunulmadığı takdirde Migrellerin Gürcülerin yanında savaşmayacağı sözünü verdi. Ardında da Kobalya'ya istediği güvenceyi verince Abhaz ordusu iki gün içinde Abhazya topraklarını Gürcü işgal ordusundan temizledi.

Gürcü işgal ordusu Abhazya'dan çıkartılınca Migrelya'da tutunmaya çalıştı. Ancak Lot Kobalya'nın bu işgalcileri Migrelya'da barındırmaya niyeti yoktu. Migrel köy, kasaba ve şehirleri birer birer Migrel milislerinin eline geçmeye başladı. Beyaz tilki Şevardnadze Abhazya'dan sonra Migrelya'yı da kaybedeceğini anlamıştı. Migrelya'nın elinden çıkması demek Gürcistan'ın dünyaya açılan nefes borusunun kesilmesi demekti. Abhaz-Gürcü savaşı boyunca Rusları şiddetle suçlayan Şevardnadze'nin birden bire fikir değiştirip Rus dostu olması ve BDT'ye girme kararı alması, Gürcü yönetiminin Migrellerden ne denli ürktüğünün güzel bir kanıtıdır.

Nitekim Rusya'nın kollarına atılan Şevardnadze'nin Migrel milislerine karşı zaferler kazanmaya başlaması dikkat çekicidir. Rus silahlı kuvvetlerinin desteği ile Migrel hareketi kısa sürede bastırılmıştır. Ancak bu yenilgiden kârlı çıkanlar Migrellerdir. Çünkü Migreller Gürcülerle aralarındaki farkı nihayet fark etmişlerdir.

Gelecek günler Gürcistan'da ve Migrelya'da nelere gebedir bilinmez. Ancak bir gerçek vardır; Migreller kabuk değiştirmektedir. Kolhide (Kolhis) ülkesinin iki kardeş halkı Migreller ve Abhazlar yeniden dirilişe ve yeniden "Altın Post'a" hazırlanmaktadır.

Kaynakça:

  1. Arkeolog Mihail Trapş'ın Çalışmaları - M. Gunba Sohum 1976
  2. Abhazya'da Yaşam ve Kültür - Yura G. Argun, Sohum 1976
  3. Ortaçağ'da Abhazlar, Lazlar - Gerg AMICBA, Sohum 1974
  4. Prof. Ançebadze'nin Muhtelif Makaleleri
  5. Prof. N. Marr'ın muhtelif Makaleleri
  6. S. Canaşya- Berdzenişvili "Türkiye'den haklı istemlerimiz" Pravda Gazetesi
  7. Çerkesler - Hayri ERSOY, İstanbul 1993
Ogni - Sayı 02 © Laz Kültür Derneği
Şemseddin SAMİ* [12]

KAMUSÜ'L — ÂLAM: LAZLAR VE LAZİSTAN

Yazan: Şemseddin SAMİ (Çeviri ve sadeleştirme: Fahrettin ÇİLOĞLU)

Kâmusü'l — Âlam, İstanbul'da yayımlanan tarih ve coğrafya ansiklopedisi (1889-98). Yapıtı tek başına hazırlayan Şemseddin Sami, başta d'Herbelot'nun Biblothegue Orientali olmak üzere çeşitli Batı kaynaklarından; Aşık Çelebi, Kınalızade, Kafzade, Latifi, Riyazi, Devletşah ve Sadıki'nin yapıtlarından; Sefinetü'ş—Şuara ile Fatih tezkiresinden ve salnamelerden yararlanmıştı. Altı cilt olarak Mihran Efendi tarafından yayımlanan ansiklopedi 4.830 sayfadan oluşuyordu ve alfabetik sıraya göre düzenlenmişti. Kamusü'l—Alam'da, ele alınan yerlerin ekonomik ve toplumsal durumları da yansıtılarak hem Osmanlı, hem de dünya coğrafyasına ilişkin geniş bilgiler verilir. Pek çok ülke, halk ve devletin tarihi yanında ünlü kişiler ile yapıtları hakkında da güvenilir bilgiler içeren ansiklopedi, bugün birçok açıdan eskimiş olmakla birlikte, özellikle Doğu dünyası hakkında hala önemli bir başvuru kaynağı durumundadır. (Ana Britannica, 1993 12. Cilt, Sf. 475).

LAZ: Karadeniz'in cenub-şarkisi sevahilinde (Kuzey Doğu kıyılarında) memalik-i Osmaniye'nin (Osmanlı ülkesinin) Trabzon vilayetinde ve Rusya devletine tabi (bağlı) Batum cihetinde (yöresinde) sakin (oturan) bir kavim olup, esasen akvam-ı Kafkasiye'den (Kafkas kavimlerinden) olmakla, Gürcülerle karabet-i cinsiyeleri (soy akrabalıkları) vardır.

Lazlar simaca tamamiyle ırk-ı Kafkasiyeye mensup (Kafkas ırkından) olup, kafaları büyük ve armudi (armut biçiminde), alınları vasi (açık), burunları düz ve bazen azıcık kemerli, saçları ekseriya kestane veya kumral, gözleri ela veya mai (mavi) ve kametleri mevzun (boyları ölçülü) ve meşy (yürüyüş) ve hareketleri levendanedir (hızlıdır). Kendileri cesur ve cest (atak) ve çalak (çevik), çalışkan ve zeki ademler (kişiler) olup, harp esnasında yağmaya meyilleri varsa da, işte pek namuslu ve sadık ademlerdir (kişilerdir). Gemicilikteki maharetleri dahi meşhur olup, Osmanlı donanmasının en iyi neferat (askerler) ve zabitanı (subayları) bunlardandır. Lakırdıları bolca olup, çok söylemekle şöhretleri vardır. Nesep (soy) ve cinsiyetce ırk-ı Kafkasiyeye mensup (Kafkas ırkından) oldukları simalarından zahir (belli) olduğu halde, lisan-ı aslilerini (asil dillerini) unutup Türkçe tekellüm etmektedirler (konuşmaktadırlar). Lazlar umumiyet üzere Müslim olup, içlerinde bulunan ve ekseriya bakırcılık ve hallaçlıkla meşgul olan Hıristiyanlar ise Laz olmayıp, ta ezmine-i kadimede (eski zamanlar da) oralarda yerleşmiş olan Yunan-i kadim muhacirleri (eski Yunan göçmenleri) ve el-yevm (bugün) söyledikleri lisan Yunan-i kadimin (eski Yunancanın) sair taraflar (başka yöreler) Rumcasından farklı bir nev-i galizidir (kaba biçimidir).

LAZİSTAN: Trabzon vilayetinin müntehayı Şarkında (doğu ucunda) bir sancak olup, mukaddema (eski) merkezi Batum iken, şimdi Rize kasabasıdır. En ziyade Laz ahali ile meskun olan cihetten ibaret olmakla, bu isimle tesmiye olunmuştur (adlandırılmıştır). Garben (batıdan) nefs (asıl) Trabzon sancağıyla, cenuben (güneyden) Erzurum vilayetiyle, şarken (doğudan) Rusya hududuyla, şimalen (kuzeyden) dahi Karadeniz ile mahduttur (çevrilidir). Sahil boyunca tuli (uzunluğu) 120 kilometre kadar olup, arzı (genişliği) 25 ile 30 kilometre arasındadır. Sancak, Rize, Atina (bugünkü Pazar) ve Hopa isimleriyle 3 kazaya münkasım (bölünmüş) olup, 6 nahiye ve 364 karyeyi (köyü) havidir (içerir). Ahalisi 138.467 kişi olup 689'u Rum ve tasavvfuri (tahminen) kamillen (tamamı) müslim ve Lazdır. Arazisi dağlık ve sengistan (kayalık) olup hudud-ı cenubiyesi (güney sınırları) coğrafya-yı kadimde (eski coğrafyada) "Pont Alpleri" (bugünkü Doğu Karadeniz Dağları) denilen bir silsile-i cibalın (sıradağların) suretinden ibarettir. Ve bunun etekleri sahile kadar mümted olur (uzanır). Miyah-ı cariyesi (akarsuları) çok ise de cümlesi (tümü) kısa olup, yalnız kışın evahirinde (sonlarında) suları çoktur. Bunların başlıcaları garptan (batıdan) başlayarak; İspuruz, Pazar, Purtana ve Viçe dereleridir. Ormanları çok olup dağlarının yukarı taraflarında çam, daha aşağıda meşe ve ceviz ve Hopa kazasında çemşir ağaçları bulunuyor. Toprağı pek münbit (verimli) değilse de, ahalisinin çalışkanlığı sayesinde ihtiyacat-ı mahalliyeye kifayet edecek (yerel ihtiyaçlara yetecek) miktar buğday ve sair (başka) hububat ve Atina kazasında pirinç dahi hasıl olur (yetişir). Fasulye ve fındık mahsullerinden ise hayli miktar ihracat dahi oluyor. Maadine müteallik (madenlere ilişkin) yeni taharriyet (aramalar) icra olunmamış ise de, dağlarda demir, simli kurşun, minfanez (manganez) ve sair (başka) madenler bulunduğuna bazı deliller bulunup, bu madenleri bazıları eski zamanlarda çıkarılmakta bulunmuştur. Petrol yani taş yağı dahi denizin içinde ve karada bulunduğu istidlal olunuyor (kanıtlara dayandırılıyor). Sanayi-i mahalliye (yerel zanaatlar) yerli besnezciyle (dokumayla) bazı ufak tefek masnuattan ve en ziyade gemi ve kayık inşasıyla gemicilik ve balıkçılıktan ibarettir.

Ogni - Sayı 02 © Laz Kültür Derneği
Ali İSLAMOĞLU* [13]

"LAZ" SÖZCÜĞÜNÜN KÖKENİ

Yazan: Ali İSLAMOĞLU - Yayın Koordinatörü

(Not: Bu dökümanı hazırlayanın notu: Metindeki dipnotlar metnin sonuna eklenmiştir.)

İnsan topluluklarının bugün anıldıkları adların tarihin derinliklerinde, kendileri veya ilişkide bulunmuş oldukları diğer insan toplulukları tarafından verildiği söylenebilir. Her iki durumda da, bu adlandırmaların insan topluluklarının yaşamış oldukları coğrafya ile ilgili terimlerden, topluluk olarak taşıdıkları genel fiziksel, psikolojik özelliklerden veya diğer insan topluluklarıyla olan ilişkilerinden kaynaklandığı düşünülebilir.

I— Sözcüğün Kullanım Alanı

Geçmişte ve günümüzde çok geniş bir coğrafyada, çok değişik etnik kökenlerden gelen insanlar kendileri veya başkaları tarafından Laz adıyla anılmışlardır. Laz sözcüğünden ilk defa Plinius'un, Naturalis Historia adlı eserinde bahsettiğini biliyoruz.(1) Yani, Laz sözcüğü karşımıza Milattan sonra 1. yüzyılda çıkmaktadır. Arrianus da Laz sözcüğünü Tuapse'yi merkez göstererek yazmaktadır. Arrianus'un 2. yüzyılda yaşadığını biliyoruz. 6. yüzyıl Bizans tarihçisi olan Prokopius, De-Bello Persico (II, 29) adlı eserinde, Bizans İmparatoru Justinyen'in Kudüs çölü'ndeki bir Laz Kilisesi'ni tamir ettirdiğini anlatarak, Laz sözcüğünü telaffuz etmektedir.(2)

Mustafa Nihat Özön, Laz sözcüğünün, Sırp Kralı Ladislas'ın adı ve ona göre de Sırpların adı olarak kullanıldığını yazmaktadır.(3) B. Ömer BÜYÜKA da Laz adının ilkin Abxazları, Megrelleri, Acaralıları ve Ğanileri kapsadığına dikkat çekmektedir.(4) Burhan OĞUZ, o devirlerde Laz tabirinin, yabancıların dilinde Pont halklarını topluca ifade ettiğini belirtmektedir.(5)

Yunanistan'a göç eden Pontus Rumları ve bunların dindaşı olarak onlarla bilikte göç edenler de Lazi ve Lazoi olarak adlandırılmaktadırlar.(6) Gürcistan Cumhuriyeti'nde yaşayan Müslüman Ğaniler ve Hıristiyan Megreller (Egrisliler) Laz tanımı içindedir.(7) Günümüzde Türkiye'de ise, Zonguldak'tan başlamak üzere doğuya doğru tüm Karadeniz kıyısı insanlarına da Laz denilmektedir.(8)

II— Sözcüğün Kökeniyle İlgili İddialar

Laz sözcüğünün çok geniş bir kullanım alanı olmasının yanı sıra, bu sözcüğün kökenini açıklamaya çalışanların amaçlarına bağlı olarak da çok değişik çıkış yeri ve anlamı bulunduğu gözlenebilmektedir.

Laz — Lezgi İrtibatlandırması

Çok önemli bir başvuru kaynağı özelliği taşıdığına inanılan, Evliya Çelebi Seyahatnamesi, birçok araştırmacının dayanak noktasıdır. Bir çok kitaba, ansiklopediye ve sözlüğe de kaynaklık eden Evliya Çelebi Seyahatnamesi — Laz — Lezgi irtibatlandırmasını kabul ettirmiş gözükmektedir. Evliya Çelebi, Laz sözcüğünü şöyle açıklıyor: "... Gezgi dağı da Trabzon'un doğu tarafında olduğundan halkına Gezgi Kavmi sözünden galat olarak Lazki derler. Bazıları K ile Y'yi hafifletmek için atarak, Laz Kavmi derler..." (9)

Evliya Çelebi'nin, Laz sözcüğünün kökeni ve çıkış yeri konusundaki görüşünü birçok kaynak yalanlamaktadır. Bu kaynaklardan biri Meydan Larousse Ansiklopedisi, diğeri de İslam Ansiklopedisi'dir. Doğru bilgiler herkesin ulaşabileceği kaynaklarda bulunmasına rağmen gerek Mahmut GOLOĞLU ve gerekse de İsmet Zeki EYÜBOĞLU, Laz — Lezgi irtibatlandırmasını eserlerinde aktararak okuyucularının yanlış bilgilenmesine neden olmuşlardır. "Devrin yazarlarından Katip Çelebi ve Evliya Çelebi, Kafkas özel adlarındaki ses benzerliklerinin etkisiyle, Lezgi ve Laz kelimelerinin bir olduğunu sandılar..."(10) diyen Meydan Larousse Ansiklopedisini, İslam Ansiklopedisi de teyid etmektedir: "... Katip Çelebi ve Evliya Çelebi Kafkasya has adlarındaki ses benzerliklerine aldanıp (Vivien de Martin de böyle yanılmıştır.) Lezgi ve Laz kelimelerinin aynı olduğunu ileri sürmüşlerdir." (11)

Bu alıntılar sadece Evliya Çelebi ve Katip Çelebi'nin değil, aynı zamanda Mahmut GOLOĞLU(12) ve İsmet Zeki EYÜBOĞLU'nun(13) da hatasını ortaya çıkarmaktadır.

Kesik Dilde "Yaşasın Yunanistan..."

Laz sözcüğünün çıkış yeri ve anlamı konusunda yapılan bir başka açıklamanın kaynağı da Amerika Birleşik Devletleri Iowa Üniversitesi'nden Mr. Stavros DELİGİORGİS'dir.(14)

Mr. Stavros DELİGİORGİS'ın anlattıklarını, Prof. Michael E. MEEKER, şöyle aktarmaktadır: "... Laz terimi Rumlar tarafından, hiç bir şekilde Türkler ya da Lazlarla ilgili olarak düşünülmez, tam tersine, onun özellikle, Rumca bir terim olduğu öne sürülür. Laz'ın "Yaşasın Yunanistan'ın bozuk bir söylenişi olduğu inancı vardır ve Pontus Rumlarının Türklere direnmesi onurlandırılır. Etimoloji, atalardan aktarılan bir rivayetle ilişkilidir: Sözde Türkler, Pontus Rumlarının bir kuşağında bütün erkeklerin dillerini kesmişler. Bu, onların Rumcadaki kötü aksanını (Yaşasın Yunanistan'ın tuhaf söylenişinde olduğu gibi) doğurmuştur." (15)

Laz sözcüğünün, kesik dille söylenen "Yaşasın Yunanistan" sloganının Rumcası olduğu iddiası her ne kadar demagojik bir açıklamayı çağrıştırıyorsa da, ileriye dönük amaçlara da hizmet etmek noktasından hareketle çok sonradan ortaya atılmış bir iddia olduğu anlaşılmaktadır. Zaten kaynağın da belirttiğine göre bu bir rivayettir. Herşeyden önce, etnik anlamdaki Lazları diğerlerinden ayırmak için kullanılan Laz sözcüğünün geçmişi Milattan sonra birinci yüzyıla kadar dayanmaktadır.(16) Bunu herkes bilmektedir. Laz sözcüğünün kaynağının, iddia edilen olayla ilgili olabilmesi için, bu iddianın geçtiği tarihin milattan önce olması gerekir. Böyle bir durum ise mümkün görünmemektedir. Zira, Milattan önce iddia edilen böyle bir olayın olabilmesi için bir Türk—Yunan çatışmasının olması gerekirdi.

Mavi Gözlü Sınır Koruyucuları

Lazların, Laz adıyla en eski yurtları hakkındaki bilgileri bizlere ulaştıranlardan bir tanesi de İslam Ansiklopedisi'dir. İslam Ansiklopedisi şu bilgileri vermektedir: "... Lazoinin malum olan en eski yerleri Lazos şehri yahut eski Lazika'dır ki, Arrianus buranın mukaddes limanın (Noworossiisk) tahminen 124 km cenubunda, Pityus'un 185 km şimalinde, yani Tuapse civarında bulunduğunu söyler... Arrianus (2.asır) zamanında, Lazoi Suhum'da oturmakta idi..."(17)

Laz sözcüğünün çıkış yeri ve anlamı konusunda bilgi vermeye çalışanlardan biri de Araştırmacı B. Ömer BÜYÜKA'dır. Laz sözcüğünün Mavi gözlü(18) anlamına geldiğini açıklayan B. Ömer BÜYÜKA şu görüşleri ileri sürmektedir: "Lazlarla ilgili adların hepsi Abhazca'dır.(19)... bu adın anlamı Abhazca'da hem Mavi Gözlü, Az-gözcüsü, As-sınır koruyucusu hem de Az-dahili, hem Az—dahili, As-dahili Aslara dahil olan, Aslardan olan demektir. Bu adın bu manadan birine göre söylenmiş olduğu anlaşılıyor.." (20)

Lazlarla Abhazların binlerce yıllık komşuluğu, dostluğu ve dayanışması göz önünde bulundurulursa, B. Ömer BÜYÜKA'nın yaklaşımı kabul edilmese de dikkate alınmasında fayda gözüken bir noktadır.(21)

Alazon — Alaz — Laz

M. Fahrettin KIRZIOĞLU, "... Laz adı ise, Kafkaslar bölgesindeki bir çok coğrafya ve kavim hatta kişi adları başındaki seslinin yutulmuş biçimiyle söylenen adlar gibi aslında başında bir sesli bulunan Alaz (Alas) idi. Bu iki ırmağa da adını (Alazoni) verdiğini Trabzon'dan öğreniyoruz..."(22) şeklinde bir yaklaşımda bulunmaktadır.

Bilge UMAR ise, "Gördüğümüz üzere Alazia, Alazonia ve Alazon'lar Mysia yöresi tarihsel coğrafyasının adlarıdır. Hal böyle iken F. Kırzıoğlu'nun Alazon'ları Laz'lara eşitlemesi neye dayanmış olabilir, bilemiyorum..." (23) diyerek M. Fahrettin KIRZIOĞLU'na karşı çıkmaktadır.

Gürcistan'ın Azerbaycan'la olan sınırı Alazani ve Iori nehirleriyle çizildiğine(24) ve Alazia'nın bugünkü Karacabey dolaylarında(25) eski bir kent olduğuna göre, çok değişik iki coğrafyada birbirine benzer iki ad karşımıza çıkmaktadır. Hangisinden bu adı aldığı konusunda şu anda birşeyler söylemek mümkün görünmese de Gerek M. Fahrettin KIRZIOĞLU ve gerekse de Bilge Umar yer adları konusundaki iddialarında haklı görünüyorlar. Ancak Laz sözcüğünün bu iki değişik coğrafya adlarından birinden kaynaklanmış olabileceği gibi bir görüşe ihtiyatla yaklaşma gereği ortadadır.

Lazların en eski yerleri olarak bildirilen Tuapse(26) civarı ile Alazoni nehrinin arasındaki mesafeye de dikkat edersek M. Fahrettin KIRZIOĞLU'nun bu konudaki iddiasına daha ihtiyatlı yaklaşmalıdır.

Halys — Allys

V. MİNORSKY N. MARR'ın "Halys ismini, 'nehir' anlamına gelen Laz kelimesi ile izah ettiğini" yazmaktadır.(27)

N. MARR'ın bahsettiği Halys adını Bilge UMAR şöyle açıklamaktadır: "HALYS. Latin yazımında böyle; Hellen yazımında, ALYS. Kızıl Irmak'ın Hellenlerce kullanılan adı... Adın (Halys) bu biçimiyle, Hellen Dilinin Tuz, Tuzla anlamındaki sözcükleriyle ilgiliymiş gibi görünmektedir." (28)

Lazan: La + Zan (LasÇan), Çan-ar

W. E. ALLEN, "Gürcülerin, Lazların yaşadıkları yerleri Çaneti ve insanlarını da Çani olarak adlandırdıklarını" belirterek "Çaneti'nin Svan Dilinde Lazan anlamına geldiğini" açıklamaktadır.(29) “Lazan = La (Bölgesel öntakı) + Zan (Çan)." (30) W. E. D. ALLEN ayrıca, "Lazlara oldukça benzer bir dilleri ve fiziksel özellikleri olan Megreller komşuları Svanlar tarafından Çan—Aar olarak adlandırıldıklarını" da yazmaktadır.(31)

W.E.D. ALLEN'in verdiği bu kısa etimolojik bilgiler, sanırız M. Fahrettin KIRZIOĞLU'nun VII. Türk Tarih Kongresi'ne sunduğu Lazlar— Çanarlar başlıklı tebliğe de bazı cevaplar verir niteliktedir.(32)

Lazarus — Lazar — Laz

Andrew MANGO, Hıristiyanlığın Pontuslulara Lazca olarak tebliğ edildiğini yazmaktadır.(33) Andrew MANGO'nun bu yaklaşımı bizi İncil-i Şerif'in Resullerin işleri bölümünün 2. Bab'ına götürmektedir. 2. Bab'ın 5—10 Ayetleri Tebliğ dilleri konusunda bilgi vermektedir.

Ayrıca Luka İncili Bab 16:19—31. Ayetler ve Yuanna İncili Bab 11: 1—44. Ayetlerde karşımıza Lazar ismi sıkça çıkmaktadır.(34)

Burhan OĞUZ, Laz sözcüğü hakkında şunları yazmaktadır "... Bu ad ilk Hıristiyanlık devrinden beri Karadeniz'in doğu körfezinin ülke ve insanlarıyla irtibatlandırılmıştır..."(35) İslam Ansiklopedisi'nin de teyid ettiği bu görüşten hareketle Laz sözcüğünün Hıristiyan kaynaklı ve dolayısıyla da İncil kaynaklı olduğu görüşü ağırlık kazanır görünmektedir.(36)

III— Sonuç

Laz sözcüğünün başlangıçta çok değişik etnik unsurları ifade ettiği ancak zaman içinde ise ifade ettiği insan topluluklarının daraldığı söylenebilir.

Türk Ansiklopedisi'nin ",.Bugün kendilerine Laz adını veren ve Lazca konuşan küçük bir topluluk Hopa— Pazar ilçelerinde yaşamaktadır..." (37) şeklinde ifade ettiği insanlara Gürcüler ve Ruslar Çani demektedirler.(38) Bugün Türkiye'de Laz denildiğinde, Türk Ansiklopedisi'nin tanımını yaptığı insanlar akla gelirken, Gürcistan'da ve Abhazya'da Laz denildiğinde Müslüman Ğaniler ve Hıristiyan Megreller anlaşılmaktadır.(39)

"... Kelime, çoğu zaman, değişik dil konuşan değişik toplumları içine toplama sonucuna götürmüş: bu itibarla Laz mutlaka belli bir etnik veya linguistik grup olarak mütalaa edilmemelidir. Gerçek Lazlar, mahsusi bir ırk teşkil edip Karadeniz kıyılarının doğusunda Pazar (Atina) ilçesi ile Çoruh nehri arasındaki sahada bulunurlar. Dilleri Gürcistan Mingrelia lehçesine çok yakından bağlı olup esas Gürcüce ve yine bu ülkenin Svan dili ile de münasebeti vardır..." (40)

",.O devirlerde "Laz" tabiri, yabancıların dilinde Pont halklarını topluca ifade ediyor, yerlilerce ise, tamamen Bizans'lılaşmış, Grekçe konuşan Pontik'liler (Rhomalioi)'lerden tefrik edilmek üzere yeterli derecede Bizans kültürü almamış, Lazoi'leri işaret etmek için kullanılmıştır. Bugün buna benzer bir durumu görmek mümkündür..." (41)

Kaynaklar:

  1. Peter Alford Andrews, Türkiye'de Etnik Gruplar; Rüdiger Bennighaus, Lazlar, s. 312 (Ant— Tüm Zamanlar Yayıncılık, İstanbul, 1992)
  2. İslam Ansiklopedisi, Cilt 7, s. 25/b (Maarif Basimevi, İstanbul, 1957)
  3. İslam Ansiklopedisi, a.g.y.
  4. Mustafa Nihat Özön, Türkçe— Yabancı kelimeler Sözlüğü, s. 130/a (İnkilap kitabevi, İstanbul 1962)
  5. B. Ömer Büyüka, Kafkas Kaynaklarına Göre İlk Yaratılışlar/ İlk İnsanlık/Kafkas Gerçekleri, Cilt 2, s. 23 (İstanbul, 1986)
  6. Burhan Oğuz, Türkiye Halkının Kültür Kökenleri — 1, s. 201 (İstanbul Matbaası, İstanbul 1976)
  7. Michael E. Meeker, The Balack Sea Turks, s. 332 (İnternational Journal of Middle East Studies, Sayı 2, Cambridge, 1971)
  8. News from the Georgian Republic, sayı 2, s. 11 (Swedish- Georgian Society, Stockholm, December 1991)
  9. Peter Alford Andrews, a.g.e., s 20
  10. Evliya Çelebi Seyahatnamesi, Cilt 1-2, s. 452 (Üçdal Neşriyat, İstanbul) (Osmanlıca Lazki, Lazky şeklinde yazılmaktadır)
  11. Meydan Larousse Lugat ve Ansiklopedisi, Cilt 7, s. 852/c (Meydan Yayınevi, İstanbul, 1985)
  12. İslam Ansiklopedisi, Cilt 7, s. 26/a
  13. Mahmut Goloğlu, Demokrasiye Geçiş: 1946-1950, s. 104 (Yeniden Basım: Kaynak yayınları, İstanbul, 1982)
  14. İsmet Zeki Eyüboğlu, Türk Dilinin Etimoloji Sözlüğü, s. 465/a (İkinci Baskı: Sosyal Yayınlar, İstanbul, 1991)
  15. Michael E. Meeker, a.g.y.
  16. Michael E. Meeker, a.g.y
  17. Peter Alford Andrews, a.g.e, s. 312
  18. İslam Ansiklopedisi, Cilt 7, s. 25/b
  19. B. Ömer Büyüka, a.g.y. , 23
  20. B. Ömer Büyüka, a.g.y
  21. B. Ömer Büyüka, a.g.e., s. 21 Avla xocika panda xocika İnsanın özü heryerde birdir.
  22. Bkz. Ortaçağ'da Abhazlar, Lazlar, Gerg Amicba (Çeviren: Hayri Ersoy, Nart Yayıncılık, İstanbul, 1993)
  23. M. Fahrettin Kırzıoğlu, Lazlar/ Çanarlar, VII. TTK, Cilt 1, s. 429
  24. Bilge Umar, Türkiye'de Tarihsel Adlar, s. 47 (İnkilap Kitapevi, İstanbul, 1993)
  25. News from the Georgian Republic, a.g.s., s. 6
  26. Bilge Umar, a.g.y
  27. İslam Ansiklopedisi, Cilt 7, b. 25/b
  28. M. Fahrettin Kırzıoğlu, a.g.e
  29. İslam Ansiklopedisi, a.g.y
  30. Bilge Umar, a.g.e., s. 57 ve 303
  31. W.E.D. Allen, The March— Lands of Georgia s. 138 (Geographical Journal, sayı 74, 1929)
  32. W.E.D. Allen, a.g.y
  33. W.E.D. Allen, a.g.y
  34. M. Fahrettin Kırzıoğlu, a.g.e
  35. Andrew Mango, Discovering Turkey, s. 39 (BT Batsford Ltd,, 2. Baskı, Paperback, London, 1973)
  36. Yeni Ahit (İncil-i Şerif), (Kitabı Mukaddes Şirketi, İstanbul, 1981
  37. Burhan Oğuz, a. g. e., s. 197
  38. İslam Ansiklopedisi, Cilt 7, s. 25/ a-b
  39. Türk Ansiklopedisi, Cilt 22, s. 498
  40. A. Bryer, Some Notes on The Laz and Tzan, s. 174 (Bedi Kartlisa, Revue de Kartvölologie, Volume xxI- xxli, No. 50-51, Paris, 1966)
  41. News from the Georgian Rebuplie, a.g. s., s. 11
  42. Burhan Oğuz, a.g.e. s. 197
  43. Burhan Oğuz, a.g.e., s. 201
Ogni - Sayı 02 © Laz Kültür Derneği
Faik ATEŞ* [17]

NUH TUFANI VE NUH'UN EVLATLARI

Yazan: Faik ATEŞ

TUFAN VE İNSANLAR

Semavi Dinlerin Kutsal kitaplarından bizlere verilen bilgilere göre; Tanrı, gökleri, yeri, Adem'i ve sonra da Havva'yı yaratır. İnsanlar her ikisinden çoğalmaya, kavimleri meydana getirmeye, sosyal ilişkilere girmeye başlarlar. Başlangıçta herşey özüne uygun bir şekilde yolunda gider.

Sonradan insanlar özlerini yokeden çeşitli olumsuz yollara saparlar, doğalarına zıt olumsuzluklar göstermeye başlarlar. Herşeyi yaratan Tanrı, bu olumsuz gelişmelerden, yarattıklarının değerlerinden kaybettikleri karşısında derin acılar duyar.

Tanrı, insanları tekrar güzelliklere dönmeleri için Nuh'u görevli kılar. Amacı insanları sapkınlıklarına karşı uyarmaktır. Nuh'un tüm iyi niyetli çabalarına rağmen insanlar olumsuzluklarına daha da artan bir şekilde devam ederler. Üstelik oğlu Yam bile Nuh'u dinlemez. Onunla alay eder. Nuh'un kendisinin de insanları doğru yola getiremeyeceğini anlamasının ardından Tanrı kararını verir: Yarattığı tüm insanları ve hayvanları yeryüzünden silecektir.

Tanrı, Nuh'tan içinde bölmeler bulunan bir gemi yapmasını ve gemiyi içerden ve dışardan ziftleyerek yağmura, suya karşı dayanıklı hale getirmesini ister. Yine Tanrı'nın isteği üzerine Nuh eşini, oğulları Ham, Sam, Yafet ile onların eşlerini ve biri dişi diğeri erkek olmak üzere tüm hayvan cinslerini yolculuk için hazırlar. Kendilerine gerekecek olan erzakı da.

O gün gelir. Nuh, Tanrı'nın yanına almasını istedikleriyle birlikte, yaptığı gemiye biner. Onlar gemiye bindikten sonra, yerden sular fışkırtmaya, gökten alışılmışın dışında yoğun bir biçimde yağmur yağmaya başlar. Fırtına, gök gürültüsü çok korkunçtur.

Tanrı, insanlara gazabını gösterir, buyruklarına uymayanları cezalandırır. Bu tufan sonucunda Nuh'un gemisinde bulunanların dışında herkes ve herşey yok olur.

Gemi, her tarafın deniz haline gelmesi sonucunda kırk gün, kırk gece fırtınalar arasında yol alır.

Nuh, bir süre sonra suların yavaş yavaş çekilmeye başladığını görünce, geminin penceresini açar ve bir güvercin uçurur, kuş konabileceği bir yer bulamadığından hemen geri döner.

Aradan yedi gün geçtikten sonra, kuş yeniden uçurulur ve bu kez gagasında bir zeytin yaprağıyla gelir. Nuh ve yanındakiler karaya az bir uzaklık kaldığını anlarlar. Çok geçmeden Nuh'un gemisi Ararat Dağı'nda karaya kavuşur. Nuh, gemide kalan son yiyecekleri karıştırarak pişirir. Günümüzde Aşure denilen bu yemeğin geçmişi o günlere dayandırılır.

Nuh ve yanındakiler kendilerini güvende hissettiklerinde gemiden inerler ve yaşamlarına tekrar devam etmek için gayret gösterirler.

Günümüzde yeryüzündeki tüm insanların, milletlerin Nuh'un oğulları olan Ham, Sam ve Yafet'ten türedikleri kabul edilir.

Yukarida anlatılmaya çalışılan tufan ve insanların Nuh'un oğulları Ham, Sam ve Yafet'ten türedikleri gerçeği Seravi Dinlerin Kitapları olan Tevrat-ı Şerif'de ve Kur'an-ı Kerim'de benzer şekillerde anlatılır.

NUH'UN ÇOCUKLARI

Kutsal kitaplarda Tanrı'nın gazabı sonucu meydana geldiği belirtilen Tufan'dan sonra Nuh'un Oğulları çoğaldılar. Onların oğullarının da oğulları oldu. Onların da oğulları. Bunların her biri günümüz topluluklarının ataları sayılmaktadırlar. Günümüzün milletleri, tarihleriyle ilgili milli destanlarında bu atalardan çoğaldıklarını anlatırlar.

Semavi Dinlerin Kitaplarından olan Tevrat-ı Şerif ve Kur'an-ı Kerim kavimlerin Nuh soyundan türediklerini teyid etmektedir.

Nuh'un oğullarından Yafet (Yafes) ve O'nun oğulları konumuzla çok yakınan bağlantılıdır. Yafet'in oğullarından Gomer'in oğlu Togarma'nın birbirinden yiğit sekiz oğlu olur.

GÜRCÜ DESTANSAL TARİH KİTABI

Kaynağını esas olarak Tevrat'ın Tekvin Suresi'nden alan ve tarih araştırmacıları tarafından güvenilir, ciddi bir kaynak olarak değerlendirilen Gürcü Milleti'nin Tarihi Destanı Kartlis Tshovreba'ya göre Tufan'dan sonraki dönemde, Tanrı insanlara Tur-Abdin yöresinde kutsal özellik taşıyan Babil kulesi'ni inşa etmelerini buyurdu. İnsanlar arasında yeniden çeşitli anlaşmazlıklar, olumsuzluklar ortaya çıktı. Bunun üzerine Tanrı, Tufan'dan sonra ilk kez gazaba geldi. İnsanların dillerini farklı kıldı. Birbirlerini anlamaz hale geldiler. Böylece sayıları 72'yi bulan farklı diller ortaya çıkmış oldu. Daha sonra da, Tanrı insanları yeryüzünün çeşitli yerlerine dağıttı.

ARARAT DAĞI

Tanrı'nın gazabıyla Togarma (Tograma) ve sekiz oğlu Ararat Dağı çevresindeki bölgeye yerleştiler.

Togarma sekiz oğlunu farklı farklı yerlere göndererek sorumluluk verdi. Günümüzde Kafkasyalı halkların ataları olarak anılan Togarma'nın sekiz oğlunun adları ve ataları oldukları halklar şunlardır:

  1. Oğul: Ermeniler'in atası, Haik olarak da bilinen Hayos,
  2. Oğul: Gürcüler'in atası, Kartlos,
  3. Oğul: Berdalılar'ın atası, Bardos,
  4. Oğul: Muganlar'ın atası. Movakan,
  5. Oğul: Lezgi ve Çeçenler'in atası, Lekos,
  6. Oğul: Heret (Kahet)liler'in atası, Heros,
  7. Oğul: Çerkesler'in, Abhazlar'ın atası, Kavkas,
  8. Oğul: Megrel-Lazlar'ın (Çaniler'in) atası, Egros.

Megrel-Lazlar'ın (Ğaniler'in) atası olan Egros, daha sonra Laz ülkesi olarak ünlenecek olan Kolkhis (Lazika) bölgesine yerleşti, burada çoğaldı ve Bizans kaynaklarınca Lazika, Gürcü kaynaklarınca Egrisi denilen devleti kurdu.

Kaynaklar:

  1. Tevrat-ı Şerif (Eski Ahit), Tekvin, Bab 11, Ayet 7, (Kitabı Mukaddes şirketi, İstanbul, 1981)
  2. Seyit Kemal Karaalioğlu, Ansiklopedik Edebiyat Sözlüğü, s. 83, (İnkilâp ve Aka Kitabevleri, İstanbul, 1987)
  3. Tevrat-ı Şerif, Tekvin, Bab 11, Ayet 8.
  4. Hayri Hayrioğlu, Mesket Ülkesi ve Mesketlerin Ulusal Kimliği, '(Yaymlanmamış Makale)
  5. M. Fahrettin Kırzıoğlu, Lazlar- Çanarlar;, s. 425, (VII. Türk Tarih Kongresi, II. Seksiyon, Cilt 1, Ankara, 1972)
  6. Hayri Hayrioğlu, a.g.m.
  7. Donald Attwater, The Christian Churches of the East, Cilt 2, s. 219, (The Bruce Publishinig Company, Milk-waukee, Wisconsin, 1962)
  8. M. Fahrettin Kırzıoğlu, a.g.e:, (bkz. Togarma ın oğulları sıralaması)
  9. Andrew Mango, Discovering Turkey, s. 226-227, (BT Batsford Ltd., 2. Baskı, Paperback, London, 1973)
  10. Gerg Amicba, Ortaçağ'da Abhazlar, Lazlar, s.15, (Çeviren:Hayri Ersoy, Nart Yayıncılık, İstanbul, 1993

Dida mbelaşa cilen. (İhtiyar bir kadının bir kez parçasına muhtaç kalınabilir.)

Ogni - Sayı 02 © Laz Kültür Derneği
Wolfgang FEURSTEIN* [19]

BİR ALMAN GÖZÜYLE: LAZLAR

Yazan: Wolfgang FEURSTEIN

Türkiye'nin kuzey-doğu ucundaki yüksek dağlık yörede az tanınan bir halkın anayurdu bulunmaktadır. Bu yörede yaşayanlar kendilerini Laz olarak adlandırmaktadırlar.

Sahilden karlı yamaçlara çıkış oldukça diktir. Dağ yamaçlarında olan mezralara doğru gidildiğinde, çok zengin bir bitki örtüsü ve hayvanlar dünyası ile karşılaşılır.

Oldukça bireyci olan Lazlar, komşusu ile arasında mesafe koymaya önem verirler. Yalnızca yaylalarda kurulmuş olan evler yanyanadır.

Önceleri uğraştıkları tarım ve hayvancılık ancak kendilerine yetecek kadardı. Ana gıda maddesi mısır ekmeğiydi. Yoksulluk, eskiden beri yöre insanlarını Transkafkasya'ya ve Osmanlı İmparatorluğu'nun batısına "misafir işçi" olarak, para kazanmak için göçe zorluyordu. Çay üretimi son 30 yıl içinde ekonomik yaşamı bir çırpıda değiştirdi. Göreli bir refahın gelmesiyle birlikte nesilden nesile aktarılan maddi kültürün bir bölümü yok oldu. Aynı zamanda halk sanatının paha biçilmez değerleri kayboldu.

TARİH Arrian adlı tarihçinin Karadeniz üzerine anlattıklarına göre, Lazlar'ın ilk önceleri Kafkasya'nın Kuzey-Batı yöresinde yaşadıkları, daha sonraları ise güneyde bulunan Kolkhis'e göçtükleri tahmin edilmektedir. İlk defa Plinius adlı tarihçinin "Naturalis Historia" adlı kitabında Laz halkından bahsedilmektedir. Milattan sonra 2. Yüzyılın başlarında Lazlar, Kral Malasas'ın önderliğinde Kolkhis'te ilk krallıklarını kurarlar. Bu krallık M.S. 710'a kadar Arapların istilasına kadar yaşar. 6. Yüzyılda Lazika, Bizans ile Persler arasında oynadıkları rol nedeniyle ün kazanır. Bu olayı Procopius adlı tarihçi etraflıca anlatmaktadır. Laz yöre isimleri üzerine yapılan incelemeler, Lazların bu yörenin ilk yerleşik halkı olmadığını ve Bizans topraklarına, krallıkları yıkıldıktan sonra geldiklerini göstermektedir.

Yunanca konuşan halkla sıkı ilişkilerini bugün bile, Lazca'da ispatlamak mümkündür. 1204 yılında kurulan Trabzon İmparatorluğu içinde Lazika vilayeti oluşturuldu. Yörenin başkenti olan Lazika adlı şehri ele geçiren Gürcü beyleri tarafından da birkaç on yıl yönetildiler, 1508 yılında ise Bizans'ın Küçük Asya'daki son parçası Lazika, Sultan Selim'in eline geçti.

DİN Lazca'daki gün isimlerinden de anlaşılacağı üzere, ilk önceleri gökyüzü, güneş ve ay kutsal sayılıyordu. Büyük bir olasılıkla Persler'in etkisiyle, bugün hâlâ kadınların gündoğumunda dua etmek için gittikleri "Oxvame" diye adlandırılan kutsal yerler bulunmaktadır.

Lazika, Batı'dan önce Hıristiyanlığı kabul etti ve Yunan-Ortodoks kilisesine bağlandı. Din adamlarının oturdukları yerleri bugün de yer isimlerine bakarak tespit etmek mümkündür. Lazlar'ın Müslümanlığı kabul etmeleri bu yörenin fethedilmesinden çok sonraki bir zamana rastlar. Lazlar'ın Müslüman olmalarında, Hıristiyanların koyduğu, her geçen gün daha az ailenin ödeyebildiği, başlık vergisi önemli rol oynamıştır. Buna gittikçe çözülen kilise düzeni de eklenmelidir. Lazlar az rastlanabilen bir dini hoşgörüye sahiptirler. "İslam Ansiklopedisi"nin iddia ettiği gibi, Lazlar'ın fanatik Müslümanlığından bahsetmek mümkün değildir.

ETNOLOJİ Lazlar'ın maddi ve manevi kültürlerinin Batı Gürcistan ile sıkı bağlantıları vardır. Aynı zamanda Pontus Rumları'yla da ortak yanları çoktur. Lazların çoğu yapı ustasıdır. Esas olarak yarı kâgir tipte yaptıkları evler birer sanat eseridir. Sekize kadar varan direkler üzerine kurulan erzak depoları hemen göze çarpmaktadır. Hâlâ dağ köylerinde "noderi" diye adlandırılan, oldukça ayrıntılı, komşular arasında yardımlaşma sistemi vardır. Lazlar'da atmaca ve doğan ile avlanmak tutkunluk derecesindedir. Kıyı boyunda geleneksel balıkçılık yapılır. Hamsi balığına oldukça değer verirler. Kısa bir döneme kadar Lazlar, kayıklarını kendileri inşa etmekteydiler.

Ev, kadınlara aittir. Şiir ve şarkılarda söylenen, dadi, diye adlandırılan, ihtiyar bilge kadına ayrı bir saygı gösterilir. Lazlar'ın ev topluluğunda bir yabancının yanında bile kadınlar konuşmalara katılabilirler.

Halkın inançları oldukça zengindir. En çok korkulan "Toli" diye adlandırılan nazardır. Nazara karşı her vadide ayrı ayrı korunma büyüleri uygulanmaktadır. Bu büyü ve muskalar evlerin damlarına asılmaktadır. Lazlar'ın büyük bir bölümü çürüme ayı olan Temmuz ayında bağırarak denize atlayan "Germakoçi" diye adlandırılan orman insanının varlığına inanırlar.

Lazların komşuları üzerine kısa açıklamalar: Güney dağ köylerinde Hemşinliler yaşamaktadır. Bugün bile hâlâ bunların bir bölümü Kendi dillerini konuşmaktadır. Önceleri Lazlar ile Hemşinliler arasında evlilik mümkün değildi. Lazlar'ın doğusunda Gürcü Acarlar yaşamaktadır ve aralarındaki ilişki oldukça dostçadır.

LAZ DİLİ Lazca, Güney Kafkas dil grubuna girer. Bu gruba Gürcüce, Megrelce, Svanca ve Doğu Karadeniz yöresinde konuşulan Lazca girer. Lazca, dilbilgisi yapısı ve kelime haznesi olarak birbirlerinden oldukça farklılıklar gösteren 4 temel lehçeye sahiptir: Hopa, Arhavi-Fındıklı, Ardeşen ve Pazar lehçeleri.

Son yıllarda Lazca'yı, Türkçe'nin ya da Gürcüce'nin bir lehçesi olarak gösteren eğilimler çoğalmaktadır. Bu gülünç iddiaların ikisinin de temelinde milliyetçi gerekçelerin yattığı görülmektedir. Bilinmeyen bir gerçek ise; Türkiye ile karşılaştırıldığında, kendileri Türkiye'de azınlık olan Gürcüler, Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nde, insanlık tarihinin bilindiği dönemden beri Kolkhis denilen yörede yerleşmiş olan Megreller'e kendi dillerini konuşma hakkı tanımamaktadırlar.

Tuxa Berzena'nın Batı Laz lehçesiyle yazdığı şu eserler bize Lazca'nın ne kadar büyük bir ifade gücüne sahip olduğunu göstermektedir. İlk şiir Laz insanının heyecan ve hareketliliğini işlemektedir. Tuxa Berzena'nın ikinci şiiri ise doğa ile ilgilidir. Çay fabrikalarının bacaları uzun bir süredir tütmekte-dir. Çernobil atom enerji santralindeki kaza sonucu fındık ve çay ürünü satılamaz hale geldi. Uzun süreli yağışlar yamaçları ve hatta yamaçlardaki evleri göçürüp, felaketli sonuçlara yol açabilir.

KAMUOYUNDAKİ LAZ KİMLİĞİ İstanbul'da yanında kaldığım bayan bana sürekli olarak şunları söylüyordu: "Lazlar'ın yanında ne yapmak istiyorsun? Orada ayılar ve vahşi insanlardan başka bir şey yok!" Lazlar'ın Türkçe konuşurken hemen farkedilebilen lehçeleri hemen bir gülümsemeye yol açıyor. Lazların konuşma tarzı törpülenmemiş, kibar olmayan ve hatta barbarca olarak nitelendirilmekte, Lazlar'ın akla gelebilecek her türlü sahtekârlığı yapabileceği düşünülmekte. Türk gölge tiyatrosundaki Laz tipi iyi kalpli, saf ve her zaman kavga etmeye hazır bir kişi olarak canlandırılmakta. Türkiye'de Lazlar'ın aptallığı üzerine sayısız saçma fıkralar anlatılmakta. Lazlar'ı böyle yanlış değerlendirmenin Bizans dönemine kadar uzanan bir geleneği vardır. Türk hükümetleri bugün bile, bir Türk'ün zor yaşayabileceği Kuzey doğu'nun ücra köşelerine, hoşlarına gitmeyen aydınları sürgüne göndermektedirler. Türkler tarafından bu azınlık dışındaki, tüm Karadeniz Bölgesi'nde yaşayanların Laz olarak adlandırılması insanı hiç de şaşırtmamalıdır. Yunanistan'da da Doğu Pontus'tan sürülenleri "Lazoi" olarak adlandırmakta ve onların sözde aptallıklarıyla da alay edilmekte. Ciddi sayılabilecek edebi yapıtlara kadar girmeyi sağlayan, Lazlar üzerine bu görüşlerin gerçek bir yanı var mı? Lazlar ve Gürcüler arasındaki okuma-yazma oranı Ankara ve İstanbul gibi büyük şehirlerdeki okuma-yazma oranına eşittir. Sözde bu uzak ormanlar, Türkiye'nin kültürel öncüleridir.

DEVLET POLİTİKASINDA LAZLAR Osmanlı İmparatorluğu, azınlıkların bilincinde olup, bunları ya ulus olarak tanıyor, ya da azınlık olarak geniş müsamaa gösteriyordu. 19. Yüzyılın sonlarında Batı damgalı ulusal devlet düşüncesinin yayılmasıyla bir değişiklik oldu ve azınlıklar üzerinde ilk sistemli takibata başlandı. Bugünkü azınlık politikasının, çoğu zaman gözardı edilen bir yanı ise, azınlıkların kendi çıkarları için utanmazca kullanılan, 1. Dünya Savaşı'nda birbirleriyle savaşan güçlerin emperyalizmidir. Şimdi bu olayın üzerinden 60 yıl geçmiştir. Bugün Avrupa Topluluğu'na girmeye çalışan Türkiye'nin toprak bütünlüğünün, sözde bölücülük tarafından tehlikeye düşürüldüğünden bahsetmek mümkün değildir. Osmanlı İmparatorluğu döneminde hayret verici bir bağlılık gösteren 1878-1914 dönemi arasında varolan, Lazistan sancağı, Mustafa Kemal tarafından lağvedilerek, yeni kurulan Rize ve Artvin vilayetlerine bağlandı. Yasalar dışarıya karşı her türlü kültürel ve dil etkinliğini yasaklıyordu. Laz çocuğu okulda ana dili Lazca'yı konuştuğunda dayak yiyiyordu. Bu da yeterli değildi, ona konustuğu dilin, Türkçe'nin bir şivesi olduğu ve Laz diye bir halkın olmadığı aşılanıyordu. Bu arada tüm dillerin kökeninin Türkçe olduğunu iddia eden, devletin resmi "güneş dil teorisi" de araç olarak kullanılıyordu. 50'li yıllarda, halkın da pek ilgisini çekmeyen, Lazca yer isimlerinin Türkçeleştirilme'sine başlandı. Bölgeciliğin gittikçe güçlenmesiyle, Lazların kimliklerini yok etmek için, onları ırk ve etnik olarak Türk saydılar. Bu işle ilgilenmek üzere bir şovenist olan Erzurum Üniversitesi öğretim üyelerinden Fahrettin Kırzıoğlu'nu görevlendirdiler. Fahrettin Kırzıoğlu, yazı masasına oturarak, hemen azınlıklara birer "Türk" seceresi çıkarıverdi. Kullanılan yöntem hep aynı idi: Kırzıoğlu, ilk önce okuyucuyu bir sürü tarihi halk tanımıyla gafil avlamakta, daha sonra eski Türk kabileleriyle arasında ses benzerliği arayarak, bu sözde tarihi alaşıma bir tutam da "müslümanlık" katmakta. Ve bu kişi de kendini Türk Dili ve Tarihi araştırmacısı olarak nitelemekte. Şimdiye kadar Türkiye'de hiçbir kişi tarafından, tarih bu kadar kötü çarpıtılmamıştır. Siyasi baskı ile gerçekleştirilemeyen, eğitim yoluyla ince bir şekilde yapılmaya çalışılarak, "kahraman" ve hatta putlaştırılan bir Türkçülük'e yönelindi.

LAZLARIN, KENDİLERİNE BAKIŞ AÇILARI Bir takım olumlu şartlar, çok kereler Lazların yaşadığı bölgelerde kalarak, hemen hemen tüm köyleri gezmeme olanak tanıdı. Burada dikkat edilmesi gereken, bu genel değerlendirmenin benim subjektif bakış açım olmasıdır. Anlaşılacağı gibi, Lazlar, ilk önce kendi kimliklerini, hemen açıklamaktan kaçınırlar. Çünkü, kendi lehçeleri ile konuşmaları alay konusu olmak için yeterlidir. Sosyal yükselişleri, ancak dışarıya karşı yeterli uyum sağladıklarını ispatladıklarında mümkündür. Çoğu zaman Lazlar'dan, kendi dillerinin önemsiz olduğu şeklinde boş laflar işitilmektedir. Fakat hemen sonra aynı Laz, Lazca'nın Türkçe'ye çevrilemeyeceğini söyleyerek Lazca'nın zenginliğinden bahseder. Yabancının pek az uğradığı dağ köylerinde, benim az da olsa Lazca bilmem coşkuyla karşılandı. "Lazuri uçkun" yani "o da Lazca biliyor" cümlesi, Arhavi adlı küçük kasabada, kendisiyle herkesin Lazca konuştuğu Alman'ın takma adı olmuştu. Arhavi'deki bir lisede öğretmenlerin bana Lazca konuşmaya müsaade ettikleri bir Almanca dersini unutamıyorum. Öğrenciler önce çok şaşırdılar ve sonra sevindiler. Son yıllarda Lazlar arasında kendi ulusal kimliklerine karşı ilgi oldukça arttı. İstanbul ve Ankara'da oturmakta olan Lazların etkinlikleri dernek kurmaktan, kendi gazetelerini çıkarmaya kadar arttı. Siyasi havaya uygun olarak bu gazetelerde Türkçe, Lazların yerleşim bölgeleri tanıtılmakta. Bu ilişki içerisinde belirtmek gerekir ki, doğu ile etnik birlik aynı dili konuşmakla sınırlı değildir. Buna en iyi örnek Türkiye'deki Gürcü azınlıktır. Özellikle aydınlar başta olmak üzere, Gürcüce'yi dahi konuşamayan bir kısım Gürcü, kendilerini gururla Gürcü olarak nitelemekte ve kendilerini Gürcistan kültürünün bir parçası olarak görmektedirler. Son olarak sözü Tuxa Berzena'nın şahsında Lazlar'a bırakalım: "Tüm zor şartlara rağmen, Lazların bir bölümü ana dillerini konuşmaktadır. Lazca, halkımızın yaşam tarzı tarafından şekillendirilmektedir. Lazca'da geçmiş yaşanırken, gelecekteki gelişmeler ışımaktadır. Ana dilimiz binlerce yıllık dilden dile aktarılan bir destan gibidir. Buna rağmen baskı altında tutulmaktadır. Bu eski dilin yazılmasının kime zararı dokunacaktır? Bu Türkiye'nin kültürel zenginliğine bir katkı değil midir? Bizler Türk devletinin azınlık dillerinin gelişmesine izin vermeyen asimile politikasını gözardı etmeyelim. Çocuklarının eğitim ve mesleki geleceği kuşkusuyla, onlara ana dillerini öğretmeyen anne ve babalara uygulanan baskıyı görmekteyiz. Eskiden beri aktarılan dilimizi halkın bilincinden silmeye yönelik eğilimlere rastlamaktayız. Laz alfabesinin kullanılması ve dilin yazı diline geliştirilmesi, asimilasyonu önleyecek ve aynı zamanda eşitlik içinde çeşitli hakların kardeşçe birlikte yaşamalarına hizmet edecektir. Laz halkı ve dili yaşayacaktır!"

Ogni - Sayı 02 © Laz Kültür Derneği
Fahrettin ÇİLOĞLU* [23]

BİR BAŞKA AÇIDAN LAZLAR

Yazan: Fahrettin ÇİLOĞLU

Türkiye'de değişik etnik kökenli topluluklar arasında en çok Lazlar üzerine araştırma yapılmıştır. Ama en olduğumuz topluluğun da Lazlar olduğu söylenemez. Alman araştırmacı Rüdiger BENNİNGHAUS bir yazısında, Türkiye'de etnik terimlerin genellikle belirsiz bir biçimde kullanıldığını, çoğunlukla dinsel ve dilsel terimlerin birleştirildiğini yazıyor. Bu karışıklığın özellikle "Laz" teriminde öne çıktığını belirtiyor.

Gerçekten de Laz terimi Türkiye'nin değişik bölgelerinde bile aynı anlamda kullanılmamaktadır. Yaygın olarak "karadenizli" anlamında kullanılmakta, ama hiç kimse örneğin Kastamonu'nda yaşayanlara Laz dememektedir. Türkiye'nin batı yörelerinde, Karadeniz Bölgesi'nin Sinop'un doğusunda kalan kesimlerinde yaşayanlar Laz olarak adlandırılmaktadır. Sinop'tan daha doğuya gidildikçe, Doğu Karadeniz Bölümü'ndeki kişilerin Laz olarak kabul edildiği, daha batıdakilerin kendilerini Laz saymadıkları görülür. Bütün Doğu Karadenizlelerin Laz olarak adlandırılmasının nedeni ise, burada yaşayan kişilerin Türkçe'yi "Trabzon ağzı'yla konuşmalarıdır.

Bu coğrafi tanıma, gerçekten Lazca konuşan "etnik Lazlar" da girmektedir. Bu yazının konusu da etnik "Lazlar" ya da gerçek Lazlardır.

Lazlar için asıl ayırt edici özellik, belki de konuştukları dildir. Lazların "Lazuri nena", Gürcülerin "Çanuri ena" dedikleri Lazca; Megrelce, Gürcüce ve Svanca ile yakın akrabadır. Bu dillerle birlikte Kartveli ya da Güney Kafkas dil ailesini oluşturur.

Yazısı olmayan Lazcanın yazımında Gürcüstan'da Gürcü alfabesi kullanılmaktadır. Fahri LAZOĞLU da bu dilin yazımı için Latin kökenli bir alfabe geliştirmiştir. Lazcanın da farklı lehçeleri vardır. Arhavi batısında yaşayanlar, Hopa ve çevresindekiler ile Gürcüstan'da yaşayanlar Lazcayı farklı konuşur.

Araştırmacı Mehmet BİLGİN Pazar Lazcasının Rumca, Hopa Lazcasının Gürcücenin etkisinde kaldığı, Fındıklı ve çevresinde ise "duru Lazca" konuşulduğunu belirtir. Lazcanın Rumca ve Gürcüceden etkilendiğini Müslüm KARADAYI'nın bir yazısı da teyit etmektedir.

ŞEMSEDDİN SAMİ gibi bazı Osmanlı yazarları, Lazların Kafkas kökenli bir halk olduğunu belirtirler. Bugün Gürcüstan'ın Megrelia yada Samegrela denen bölgesinde yaşayan Megrellerle de yakın akraba olduğunu yazmaktadırlar. Lazca ve Megrelce arasındaki benzerlik bu yaklaşımı doğrulamaktadır. Öte yandan EVLİYA ÇELEBİ ve onu kaynak gösterenler Lazları Kafkasya'nın doğusunda yaşayan Lezgilerle, adlarındaki benzerlikten dolayı karıştırmışlardır. Fahrettin KIRZIOĞLU gibi, Türkiye'de yaşayan herkesi etnik olarak Türk kökenli gösterme eğilimi taşıyan yazar ve araştırmacılar ise Lazların da "Türk kökenli" olduğunu kanıtlamaya çalışmışlardır. Bu çabaların gerçekten de bir tür "entellektüel cambazlık" olduğu söylenebilir.

Lazların, en eski "kartveli" siyasal birliklerinden birini (Kolha) kuran Kolhların soyundan gelip gelmedikleri, kuşkusuz bugün kesin olarak kanıtlanamaz. Ama Lazların eski bir Kafkas halkı olduğu ve köklü bir tarihi bulunduğu bilinmektedir. Lazların köklü bir tarihi bulunduğu bilinmektedir. Lazların köklü tarihinin dayanağı İ.S 2. yüzyılda kurulan Lazika krallığı'dır. Lazların tarihte kurduğu tek 'devlet' olan bu krallık 8. yüzyıla değin etkili olmuş, bu tarihte yerini Abhazya Krallığı almıştır.

Bu arada Lazlar 4. yüzyılda Hıristiyanlığı kabul etmişlerdir. Bizanslı tarihçi PROKOPIOS'a göre o dönemde Laz toprakları Phasisi (Pazisi) ırmağının her iki yanında uzanıyordu. Trabzon yakınlarından ise, etnik açıdan Lazlardan farkıl olmayan, ama Bizans uyruğu olan "Roma Pontusluları" yaşıyordu. Pazisi'nin bugünkü Rioni ırmağının eski adı olduğu genel olarak kabul edilmekle birlikte, Mehmet BİLGİN bu ırmağın Rioni mi, yoksa Çoruh ırmağı mı olduğunun tartışmak olduğunu yazıyor.

Roma ve Bizans'ın etkisinde kalan Lazların tarihsel topraklarının büyük bölümü, 1204'te Gürcü kraliçesi Tamara'nın da desteğiyle kurulan Trabzon İmparatorluğu sınırları içinde kaldı. II. Mehmed 1451'de Trabzon'u ele geçirerek bu devleti yıktı ve Lazları Osmanlı egemenliğine kattı.

Lazların yaşadığı topraklara Osmanlı döneminde Lazistan dendi. Bu ad, Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında da resmen kullanıldı. Şemseddin Sami bu yörenin, halkının çoğunluğunun Laz olmasından dolayı Lazistan olarak adlandırıldığını belirtiyor. Lazlar 16. yüzyılın başlarında müslüman olmaya başladılar. Çeşitli kaynaklarda Lazların kısa sürede (ve zorla) müslümanlaştırdığı belirtilir. Bu yaklaşıma karşı çıkan Mehmet BİLGİN ise, Osmanlı tahrirlerine dayanarak 1523'te Lazların yaşadığı topraklarda nüfusun büyük çoğunluğunun hala Hıristiyan olduğunu, Lazların müslümünlaşmasının iki yüzyıla yayıldığını belirtiyor.

Osmanlı döneminde Trabzon eyaleti içinde yer alan Laz toprakları 1851'de Lazistan sancağı olarak örgütlendi. Bu sancağın merkezi 1878'e değin Batum, daha sonra Rize'ydi. ŞEMSEDDİN SAMİ'nin 120 km uzunluğunda ve 25-30 km genişliğinde bir bölge olarak tanımladığı Lazistan, 1880'lerde Rize, Atina (Pazar) ve Hopa kazalarına ayrılmıştı. 138.467 kişiden oluşan nüfusunun 689'u Rum, kalanı müslüman ve Laz'dı (Laz, Türkleşmiş Laz, Türk ve Hemşinli).

ŞEMSEDDİN SAMİ günümüzden yüz yıl önce Lazların Cesur, atak ve çevik, çalışkan ve zeki kişiler olduğunu, dokumacılık ve el sanatlarında geliştiklerini, gemi ve kayık yapımında usta olduklarını, Osmanlı donanmasının en iyi asker ve subaylarının onlar arasından çıktığını yazıyordu.

Lazları, yukarıda belirtilen özelliklerini neredeyse tamamı çağdaş yazarlarca da saptanmıştır. Buna göre Lazlar el sanatlarında ustadırlar. Gemi yapımcılığı, ağaç işlemeciliği, balık ağı örme, sepet örümceliği bunların başında gelir. Yakın tarihlere kadar kendir dokumacılığı, oldukça önemliydi. Balıkçılık da yapan Lazların yemek kültüründe hamsinin ayrı bir yeri olduğu hep söylenegelmiştir. Hamsiden sonra ikinci sırayı Lazların "lazati" dediği mısır alır. Mısır ise geleneksel olarak imeceyle ekilir ve hasat edilir. İmeceyle iş yapmaları Lazların eski bir geleneğidir. İmeceler şarkılarla bütünlenir ve şarkı sözleri yapılan işle doğrudan ilişkilidir.

Lazların son derece zengin folkloru vardır. Lazlara ilişkin fıkralar "Laz fıkraları" olarak bilinir. Türkiye insanını en çok güldüren de bu Laz fıkralarıdır. Laz tiplemesinin Türk tiyatrosunda ayrı bir yeri olmuştur hep.

Araştırmacı Ali İhsan AKSAMAZ Laz tiplemelerinin gerçekçi olmaktan çok uzak olduğunu, Lazlara "aklı kıt bir tutum sergilemesi" rolü yüklendiği, yaratılan tiplerin Lazları doğrudan tanımayanları yanılttığını yazmaktadır. Şenliklerde "horon" tepen Lazların atak ve çevikliği asıl olarak bu oyunda ortaya çıkmaktadır.

Lazlar günümüzde Pazar, Ardeşen, Çamlıhemşin, Fındıklı, Arhavi ve Hopa'nın nüfusunun çoğunluğunu oluşturmaktadırlar. Çok sayıda Laz da batıdaki Bolu, Bursa, İstanbul, Kocaeli, Sakarya ve Zonguldak gibi büyük kentlere göç etmiştir.

Kaynakça:

  • Muhammed VANİLİŞİ ALİ — TANİDİLAVA, Lazlar'ın Tarihi, 1992 İstanbul
  • Peter Alford ANDREWS, Türkiye'de Etnik Gruplar, 1992, İstanbul.
  • Tzate BATZAŞİ, Etno-Religiuri Protsesebi Çrdilo- ağmosavlet Anatoliaşi (Kuzeydoğu Anadolu'da Etnik- Dinsel Süreçler), 1988, Tiflis
  • Fahrettin KIRZIOĞLU, "Lazlar/Çanarlar", VII. Türk Tarih Kongresine sunulan Bildiri, 1972, Ankara
  • Mehmet BİLGİN, "Lazlar'ın Tarihi Bu mu?", Tarih ve Toplum Şubat 1993
  • Hale Soysü, Kavimler Kapısı 1, 1992, İstanbul
  • Joseb MEGRELİDZE, "Lazuri sasımğero Leksebi" (Lazca Şarkı Sözleri), 1977, Batum
  • ŞEMSEDDİN SAMİ, Kamüsü'l- Alam, 1889-93, İstanbul
  • Ana Britannica
  • Ali İhsan AKSAMAZ, "Lazlara Gülmenin Dayanılmaz Hafifliği", Özgür Gündem 13 Haziran 1993
  • Müslüm KARADAYI, "Doğu karadeniz'de Dil- Kültür Bağlantısı", Cumhuriyet Bilim- Teknik, 28 Aralık 1991
  • Rüdiger BENNINGHAUS, "Lazlar", Türkiye'de Etnik Gruplar, 1992, İstanbul
  • Çveneburi Kültürel Dergi Yayın kurulu üyesi

Koda lobja nobği do nobği doğutuni? (Duvara fasulyeyi fırlattığında durursa sen de laftan anlarsın.)

Ogni - Sayı 02 © Laz Kültür Derneği
Çuta NOXLAMS* [25]

KENDİNİ VAR ETMENİN YOLU VAR OLMANIN KOŞULLARINI YARATMAKTAN GEÇER

Yazan: Çuta NOXLAMS

Yemyeşil ağaçlar, gürül gürül akan ırmaklar arasında, neşeli, canlı uzun burunlu insanlar yaşardı. Bu insanlara "denizin çocukları" denirdi. Denizin çocuklarıydı onlar. Çünkü deniz kıyısında doğar, denizin bağrında sürdürürlerdi yaşamlarını. Aşkları, nefretleri, ölümleri hep denizdi onların. Kendi hallerinde yaşarlardı denizin çocukları. Ana dillerini konuşur, ana dillerinde söylerlerdi türkülerini ve ağıtlarını. Kültürlerini hırçın denizle, acımasız doğayla yoğurarak yaratmışlardı.

Böylece binlerce yıl geçti aradan. Zaman çok şeyi değiştirmişti. Denizin çocukları değildi onlar. Nasıl olabilirlerdi ki? Konuşulan ne ana dil kalmıştı geriye ne de yaşanan kültür. Yıllar öncesinden göstermişti kendini bitişin başlangıcı. Bir tek denizin çocuğu çıkıp da sormamıştı "bu gidiş nereye?" En çok da eğitilmişler ve hatta "kendini bir şeylerin değiştiricisi sananlar (!)" sorumluydu bu gidişten.

Neydi yok oluşuna göz yumulan?

Binlerce yılda emekle yoğrularak yaratılmış bir halk kültürünün (Laz kültürünün) koşar adım bitişe gidişiydi bu. Ve nereye bu gidiş diye soran da yoktu.

Gerçekten de herşey o kadar basit ve o kadar değersiz miydi ki hiç kimse bu soruyu sormadı?

  • Hiç mi anlamı yoktu Lazca'nın?
  • Hemencecik unutmalı yok etmeli miydik onu?
  • Sorumlu değil miydik "geleceğimize ve geçmişimize" karşı?
  • Tarih bizi duyarsızlığımız ve bilinçsizliğimizden ötürü yargılamayacak mıydı?

Herkes koro halinde "Laz kültürü yaşatılmalı" dedi. Ve Laz kültürünün varlığı çok basit noktalara indirgendi.

Nereye mi? Mesela lahana ya da hamsi yemeye!

Hamsi yemekle Laz kültürünün yaşatıldığı düşünüldü. Ama hiç kimsenin aklına gidilen yer bitiştir. "Bunun önüne geçmek gerekir" demek ilginçtir gelmedi.

Kültür bir halkın var oluş süreci içinde yarattığı tüm doğa dışı değerleri ifade eder. Dil aracılığıyla nesilden nesile aktarılır. Her nesil aldığı kültürü yaşantısından yeni bilgiler katarak zenginleştirir. Bir kültür kendi iç dinamiklerinin belirleyiciliğinde başka halk kültürleri ile girdiği iletişimle ve içinde bulunduğu üretim ilişkilerine bağlı olarak gelişir ama temelde yatan olgu o halk kültürünün kendi öz dinamikleriyle kendini yenilemesidir. İşte burda öz korunur. Yok oluş, asimilasyona uğrama veya etik ve folklorik değerlerde yozlaşma, Özünü yadsıyıp bir başka egemen kültüre adaptasyon söz konusu olmaz.

Sorun burda değişim, gelişim sorunu olmaktan öte "var olmak ya da yakın bir gelecekte tamamen yok olmak" noktasına gelmiştir. Çok değil iki nesil sonra Lazca bilen insan kalmayacaktır.

Laz halkı Lazcayı çocuklarına öğretmeyerek, hatta öğrenmesine engel olarak Lazcanın, dolayısıyla Laz kültürünün yok oluşunu hızlandırmaktadır. Lazca konuşmanın, başka bir dili sağlıklı konuşamayan ana babalar tarafından yasaklanıyor olması üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir noktadır. Bir halkın ana dilini unutmak, o dili konuşmamak, çocuklarına öğretmemek istemesinin temelinde ciddi nedenler olsa gerek!

DİLSİZ HİÇ BİR KÜLTÜR VAR OLAMAZ.

Dille kültür arasında çözülmez bir bağ vardır. İnsanlar bireysel değerleri dilleri aracılığıyla gittikçe toplumsallaştırmışlardır. Bu noktada dil olmaksızın bir kültürün varlığını sürdürmesi mümkün değildir. Dil bir iletişim aracı olmakla birlikte aynı zamanda bir üretim aracıdır. Her halk kendi dili ile sosyal, sanatsal ve kültürel vb. alanlarda üretimde bulunarak hem kendi kültürünü zenginleştirir hemde evrensel kültüre katkıda bulunur. Öyle ise ana dil bir halkın var oluşunun da simgesidir.

NEDİR VAR OLMAK?

Var olmak; tarihsel birikimin ürünü olan kültürel değerlerini yaşatabilmektir. Var olmak; Ana dilinde ağıtlarını yakmak, özgürce türkülerini söyleyebilmektir. Var olmak; Dışındakileri yaşamak zorunda kalmadan özgürce kendini tanımlayabilmektir. Var olmak; Olduğun gibi bilinmek, doğru bilinmek ve bu doğruları hayata geçirebilecek imkanlara sahip olmaktır.

Bu noktada, var olmak ya da var olmayı istemek bizleri düşünmeye, sorumluluk duymaya zorlayabilir. Ancak bu zordan kurtulmanın yolu hiçbir zaman kaçmak, kendini inkar etmek ve yok oluşu istemek olmamalıdır.

Nöari do noşkerite nâari. (Yaz da istersen kömür ile yaz.)

Kendimizi var edeceğimiz kültürel birikime ve insan potansiyeline sahibiz. Önemli olan içinde bulunduğumuz durumun bilincine varmak, tespitleri doğru koyabilmek ve var olmakta hangi araçları kullanacağımızı bilebilmektir. Kitle iletişim araçlarını kullanarak, sosyal, kültürel ve sanatsal alanlarda üreterek, dil ve kültür bilincini yaratarak, Laz alfabesini öğrenip yayarak, böylece Lazcayı yazılı hale getirerek en azından Laz kültürünün asimile oluşunu durdurabiliriz. Özellikle bugün Lazcayı yazılı hale getirmek bizleri bekleyen temel görevdir.

Kültürümüzü, yani kendimizi var etmeyi gerçekten istiyor muyuz? Yoksa kendi olmayan bir birey, kültüründen habersiz yani kültürünü yitirmiş bir "kalabalık" olarak yaşamayı mı tercih ediyoruz?

Xraska mvanças ti moğams. (Eceline susayınca azar.)

Ogni - Sayı 02 © Laz Kültür Derneği
Yıldız SÜLEYMANAĞAOĞLU* [27]

ÇALIŞAN KADININ YAŞAM KOŞULLARI

Yazan: Yıldız SÜLEYMANAĞAOĞLU

Ev işleri, çocuk bakımı, evin erkeğine hizmet, daha ana rahmindeyken kazandıkları bir ihaleymiş gibi doğdukları günden başlayarak bütün toplumsal çevre ve kurumlar tarafından verilir, içselleştirilir. Devlet, din, eğitim kurumları, basın ve tüm iletişim araçları hep aynı yönde çalışır. Kadının özgürce düşünme olanağı yok edilir, beyni cenderede sıkıştırılır.

Öyle ki, ev köleliği hem işçi hem de ev kadınını yönlendirir. Politik, ya da sendikal uğraş, genel toplumsal sosyal etkinlikler karşısındaki tavrı bu şartlar belirler, onun görüş açısının dışında kalır. Çünkü çalışan kadının mesaisi, 8-10 saatle sınırlı değildir. İş mesaisine ev işlerini de eklediğimizde, ortalama günlük mesai 14- 15 saati bulur. Çalışan kadının sakatlanmış bakış açısı için önemli olan, mutfak, yatak odası, eşi ve Çocuğundan ibaret olan evidir. Dünyaya işte bu küçük penceresinden bakan işçi kadının, yeteneklerinin ve kişiliğinin gelişmesi de imkansızdır. Konuştuğumuz kadınlar, hep aynı gerekçeleri gösterdiler: "Sendikal ve politik çalışmalara aktif olarak katılmak için zamanımız kalmıyor. Çünkü, 8 saatlik çalışma, bir kaç saat yolda geçen zaman ve 4- 5 saatlik ev işlerinden nefes alacak zaman bulamıyoruz. Ama, çalışan erkekler bizlerden farklı olarak az çok bu zamana sahipler."

Öncelikle ev yaşantısında, ortak sorumluluk, hak eşitliğine dayalı ilişkiler temeli üzerinde yeni değer yargıları geliştirilmelidir.

  • Peki çalışan kadın ne yapacak?
  • Böyle gelmiş böyle gider mi denmeli?
  • Yoksa bu duruma boyun mu eğmeli veya kendi sorunlarımıza kendimiz mi sahip çıkmalıyız?

Yapılan toplantıda çalışan kadınların sorunlarının ortak noktalarını şunlar oluşturdu:

  1. Genellikle kadın işçilerin vasıfsız işkollarında istihdam edilmesi ve çok düşük ücretlerle çalıştırılmaları. Bu durum işçi kıyımları söz konusu olduğunda kadın işçileri önemli oranda etkiledi (tekstil sektöründe yaşanan kıyımlar). Bu alanda sendikal örgütlülüğün zayıflığı, düşük ücretle 15-16 saatlik işgücünü, sendikasız, sigortasız çalıştırma, çok yoğun olarak yaşandı.
  2. Çalışan kadınların kreş sorunu var. Bir çok işyerinde baraj aşılmış bile olsa, işveren ne kreş açıyor, ne de emzirme odaları sağlıyor. Bazı iş kollarında ise, işveren bilinçli bir biçimde kadın sayısını barajın altında tutarak, kreş açmamakta direniyor; Çocuk sorununun yalnızca kadınların sorunu olarak görülmesi böylesine çarpık bir durumu ortaya çıkarıyor. Gelecek süreçte her işyerinde bir kreş ve barajın kaldırılması doğrultusunda mücadele edilmelidir. Kamu çalışanları açısından ise, kreş sorunu ayrı bir durum arzediyor.
  3. Sendikal ve siyasal yaşamdan soyutlanan işçi ve emekçi kadınlara iş ve evleriyle sınırlandırılmış bir dünya sunulmaktadır.
  4. Doğum öncesi ve doğum sonrası ücretli izinin kısa olması, hamilelik döneminde, zararlı işlerde çalıştırılmaları önemli bir sorun olmaya devam ediyor.
  5. Meslek hastalıkları, anne ve annelik fonksiyonlarının olumsuz etkilendiği iş koşullarıyla ilgili tedbirler alınmaması, kadınların, sürgün edilme korkusu ve devletin bu doğrultudaki politikaları da, kadınları geriye çekici bir rol oynamaktadır.

SENDİKAL SORUNLAR

İstatistikler, ücretli çalışan kadınların ancak, %30'unun sendikal örgütlenmeye sahip olduğunu göstermektedir. Genelde, aktif sendikal görevlerde bulunan kadın sayısı iki elin parmaklarıyla sayılacak kadar azdır. Kadınların sendikal mücadeledeki aktivitesi ve yönetimlerde yer almaları daha ileri bir düzeyde olsa da yeterli olmaktan çok uzak görülmektedir.

Kadın işçilerin sendikal yaşama katılımı doğrultusunda adımlar atılıyorsa da - bunlar yeterli olmamaktadır. Esas olan şu ki; sendikalar güçlerini, kadın işçinin eğitimi, sendikalaşmaları ve sendikal mücadeleye etkin katılımı doğrultusunda harekete geçirilmelidir.

Kadın işçilerin yoğun olarak çalıştıkları işletmelerde kadın komisyonlarının oluşturulması ve komisyon çalışmalarında geçen zamanın, günlük çalışma zamanına dahil edilmesi talebi için mücadele edilmeli ve sorumluluklar paylaşılmalıdır. Aynı zamanda, talepler konusunda yetkili olması da sağlanmalıdır.

Çalışan kadınların sendikal örgütlenme ve mücadelede etkin olamamasında, toplumsal çevrenin; ev işleri ve çocuğa karşı yükümlülüklerin büyük bir yeri vardır. Ancak, bu her şeyden önce bir bilinç, irade ve toplumsal/ sınıfsal sorumluluk duyarlılığının gelişmesiyle de ilgilidir. İşini kaybetme korkusunu da yabana atmamak gerekir. Nereden bakarsak bakalım, politik bilinç ve iradesi şekillenmemiş işçi ve ev kadının ne özgür iradesi ne de kişiliği gelişememektedir. Sendikal örgütlenme ve mücadele alanı, kadının özgür kişiliğinin geliştirilmesi için başlıca bir kanal olarak önem taşımaktadır. Bunun aşılması, büyük bir ilerlemeyi de beraberinde getirecektir. Hiç kuşkusuz, toplumsal çevreye egemen olan, kadının yerini evi olarak gören, kadını mengene arasına sıkıştıran gerici değer yargılarına, gelenek, görenek ve alışkanlıklara karşı mücadelelerin geliştirilmesiyle olanaklıdır.

Geleceğin özgür, yeni kadınını yaratmak için şimdiden yola koyulmak zorundayız.

ÇALIŞAN VEYA EVDE OTURAN KADINLARIN, POLİTİK YAŞAM İÇİNDEKİ KONUMLARI

Tükenmek bilmez ev işleri ve analık görevleri ile, fabrikadaki, tarımsal üretimdeki ya da bürodaki günlük üretken çalışmanın arasına kıstırılan işçi ve emekçi kadınlar, politik ve sosyal etkinliklere, sendikal örgütlenme ve çalışmalara katılma için zaman bulamamaktadırlar. Zaman bulamamak, fabrikada, tarımda çalışan ya da büroda çalışan her kadının ortak problemi olarak ortaya çıkıyor.

Politikanın erkek işi olduğu önyargısı, toplumda yaygın ve köklü bir şekilde varlığını sürdürmektedir. Çalışan kadın veya ev kadını mevcut bulunan partilere oy vermek dışında, politik etkinlik ortamı bulamamaktadır. Bu tablo, kadınların politik bilinç ve örgütlenmesinin geriliğini, küçük dünyalarından başlarını kaldırıp, topluma ve kendilerine karşı sorumluluklarına yönelemediklerini göstermektedir. Yargı ve alışkanlıklara karşı mücadelesinde, sendikal örgütlenme ve çalışmalarda aktifleşmesinde, kadınların politik sınıf bilinci iradesinin gelişebilmesi belirleyici bir sorun olarak ön plana çıkmaktadır.

KADINA YÖNELİK ŞİDDET

İnsanlık tarihin en eski, en yaygın şiddete maruz kalan toplumsal grubu kadınlardır. Aynı zamanda, kadınlara yönelik bu tür konuşulan şiddet türüdür. Her insan, yaşamının bir kesiminde yakın çevresinde kadına yönelik şiddetin tanığı olur, ya da doğrudan kendisi yaşar. Ama bu şiddet, herkesin gözünde biraz doğal, biraz kaçınılmaz, hatta biraz da hakedilen bir şiddettir. Böylece, kadına yönelik şiddet karışılmaması, bulaşılmaması ve hatta uzak durulması gereken bir özel mesele olarak, vicdanların susturulmuş köşesine itilmiştir.

KADINA YÖNELİK ŞİDDETİN TARİHSEL KÖKENİ

Tarihe baktığımızda, kadın ve erkek arasında beliren ilk iş bölümü avcılık- toplayıcılık şeklinde ortaya çıkmıştır. Bu iş bölümü içinde kadının düşük bir toplumsal statü içinde bulunduğunu varsaymanın mantıki bir nedeni yoktur, çünkü kadın emeği topluluğun devamı için hayatidir. Diğer yandan insan ömrünün kısalığı ve yüksek ölüm oranı da göz önüne alındığında, kadın doğurganlığının önemi de ortaya çıkar. İlkel topluluklar arası kadınlara el koyma mücadelesi sonucu, kadınların yaşamlarını devam ettirebilmelerinin bir yolu kadınlar üzerinde egemenlik kurma mücadelesi veren erkekler arasından bir tanesini seçerek onun korumasına sığınmak olmuştur.

Böylece, kadının emeği ve de özellikle bedeni ile ilgili denetim mekanizmaları namus kavramının örtüsü altında gelişerek evrensel boyutlara ulaşmıştır. Kadın bedenine yönelen şiddet, bu beden üzerindeki erkek egemenliği zihniyetinin dolaysız bir sonucudur.

Kadına yönelik şiddetin çeşitli biçimlerinden bahsetmek olanaklıdır. En hafifi, korkutma ve tehditle başlar. Kadınların yürüyüşü, yüksek sesle gülmesi, giyimi, nereye gidip kimlerle konuştuğu, tehdit ve korkutma ile belli bir forma sokulmaya çalışılır. Sarkıntılık, sokaktaki her kadın bedeni üzerinde erkeklerin istediklerinde bir hak sahibi olabilecekleri düşüncesini açığa vurur. Kadına yönelik şiddetin en önemli ve stratejik biçimi olan dayak ve tecavüz, özgür ve yaratıcı ilişkiyi olanaksız kılar.

Tecavüz, saldırıya uğrayan kadın için bir hiçleşme, kişilik parçalanması, kendi bedeni ve yaşamı üzerinde denetimi yitirme duygusu yaratan bir yıkımdır. Tecavüz eden erkek için ise, bu saldırı karşısındaki kadına istemediği birşeyi kabul ettirebilme gücü ve iktidarı algılanan bir duygu olarak yaşanmaktadır. Kadınlara yönelik tecavüz olaylarının ne kadar yaygın olduğunu bilmek çok güçtür... Çünkü, bu tür olayların çoğu açığa çıkmamaktadır. Ancak, yapılan tahminler her on tecavüz olayından sadece bir tanesinin ihbar edildiği ve bu ihbarların ancak %5'inde suçlunun cezalandırıldığı yönündedir. Yani tecavüz olaylarının %98'i cezasız kalmaktadır!

Cinsel tecavüzü tahrik edenler kadınlardır; Kadınların giyimi ve davranışlarının erkekleri tahrik ederek, onları saldırganlığa davet ettiği fikri genel kabul görür. Hele kadın gece sokakta tek başına ise, tanımadığı bir erkekle konuşmuş, hatta onun yemek yeme teklifini kabul etmişse tecevüze davetiye çıkarmış demektir. Oysa ki, tecavüz sanıkları üzerinde yapılan araştırmalar tecavüze uğrayan kadınların nasıl giyindikleri, yada nasıl davrandıklarının değil, sadece kadın olmalarının önemli olduğunu ayrıca tecavüz olaylarının %70'inin önceden tasarlanarak gerçekleştirildiğini ortaya çıkarmıştır.

HİÇ BİR KADINLA RIZASI DIŞINDA CİNSEL İLİŞKİ KURULAMAZ!...

KADINA YÖNELİK ŞİDDETE KARŞI ÇIKMAK ÇAĞDAŞLAŞMANIN ÖN KOŞULUDUR

  • "Cinsel şiddet bir erkek suçudur" gerçeğinin "erkek düşmanlığı" olarak algılanmasından vazgeçmeli, erkekler bu alanda kendilerini sorgulamaya ve konuya duyarlı olmaya çağrılmalıdır.
  • Cinsel şiddete uğrayan kadınların korkusuzca sanıkları ortaya çıkarabilecek cesareti gösterebilmelerine destek olunmalı, güven verilmelidir.
  • Kitle iletişim araçlarında, kadına yönelik şiddetin bir seyirlik olay haline getirilmesine karşı çıkılmalıdır.
  • Saldırıya uğramış kadınlara parasız hukuki, psikolojik ve mali destek sağlayacak fonlar oluşturulmalıdır.

DEVAM EDECEK

Koçi ğura mvanças letaşa zdums. (İnsanın eceli gelince bela arar.)

Ogni - Sayı 02 © Laz Kültür Derneği
Ba DUTXE* [30]

KADINLAR İÇİN (OXORZALEPE ŞENİ)

Yazan: Ba DUTXE

Laz Toplumunda kadının yerinin Lazcaya yansıması:

Laz dili günümüze dek çoğunlukla dilbilimi için incelenmiştir. Bir çok akademik çalışma batıdaki Üniversite Kafkasoloji bölümleri çerçevesinde bilinmektedir. Bu güne dek Türkçe kaynak yok denecek kadar azdır. Ancak bir çok amatör araştırmacının olduğu bir çok insanın anadilimiz üzerine çalıştığı çaba sarfettiği bilinir.

Lazca'daki bir çok ilginç konu arasında Laz toplumunda kadının yerinin Lazca'ya yansıması bulunmaktadır. Önce 'nandidi' kelimesiyle başlayalım. 'Nandidi' büyük anne demektir. Aynı zamanda 'Didinana' da kullanılır. Laz yerleşim birimlerinde ihtiyar kadınlara özel bir saygı gösterilir. Köyün ya da beldenin ileri gelen kadınlarına genel olarak 'Nandidi' diye hitap edilir. Kelime büyükanne anlamından öte belli bir saygınlığı içerir. Lazlar'da gurbetten gelenler 'Nandidi'leri dolaşıp ziyaret etme geleneği vardır. Laz halk kültürü günümüze dek sözlü aktarılmıştır. Burada her yörenin 'Nandidi'si çok önemli rol oynar. O masalları, halk türkülerini, ağıtlarını genç kuşaklara aktarandır. Köy yaşamında düşüncesine başvurulan yetkin bir kişiliktir.

Bir diğer sembol kelime 'Nusa'dır. 'Nusa' Lazca'da gelin anlamına gelir. Ve bir ailenin gelininden öte genç gelinlere genelde hitap edilirken kullanılır. 'Nusa'yı belli bir davranış biçimi bekler. Toplumun ondan beklentileri, onun üzerine düşen görevler vardır. Köy yaşamında büyüklere ve yaşlı kuşağa saygı, alçakgönüllülük ve çalışkanlığı ile her an ailenin ve toplumun tümüne yanıt verecek hazırlıkta olması gerekir. 'Nusa'nın görevleri 'Noğamisoba' (Nişanlılık) döneminde daha da ağırdır. Saygıda eksiksiz itaat beklenirdi. Eskiden 'Noğamisoba' döneminde eşinin ailesinin büyükleri ile konuşmaz onların yanında yemek yemez, yaşmağının bir kısmıyla yüzünü kapatır gerekirse kapıya yakın bir yerde ayakta dururdu. Ve yaşı ilerledikçe 'Nusa'nın toplumda söz söyleme yetkisi ve saygınlığı artmaktaydı. Şimdi bu tür gelenekler yerini hoşgörü ve anlayışa bırakmıştır. Bu gibi gelenekler Laz halkının tarihinde kalmıştır. Laz kadını Türkiye toplumunda toplumun gelişmesine paralel olarak kendini yetiştirmiş çağ'a ayak uydurmuştur. Özellikle Lazlar da okuma oranı kadınlarda yüksektir.

Lazca'da kadın kelimesi 'oxorca'dır (Ardeşen şivesinde 'oxorza'). 'Oxorca' — 'oxorimca': evin ağacı anlamını yükler. Burada Laz toplumunda kadına verilen önem gizlidir. 'Oxorca' evin direğidir. Laz halkının yaşamında kadın ekonomide çay üretiminin direğidir. O çok zor üretim koşullarında bu üretim dalını ayakta tutandır. Erkekler gurbetçilik ve mevsimlik işçiliğine ağırlık vermişken kadın çocuklarla birlikte üretimi sürdürür. Bir yerde Laz kadınının özerkliği özgür düşünme, yaşama anlayışı buradan kaynaklanır. O yılın belli aylarında, bazen senelerce erkek gurbetteyken yaşamını yalnız sürdürür.

Bir ilginç kelime de Artaşeni (Ardeşen) şivesinde hala kullanılan 'Matifone'dir. 'Matifone' içinden ayrıldığı aileye gelen evli kadının baba evindeki kendi sülalesindeki adıdır. Bir nevi baba evindeki sıfatı konumudur. Ev halkının 'Matifone'ye iyi davranması beklenir. Bu beklenti şu atasözü ve deyimlerde sembolleşmiştir.

'Matifone mo obgarinam': Baba evine gelen kadını ağlatma! 'Matifone' moxtasi oxori mçera ixes.' Kadın baba evine gelince evin dört köşesi sevinir. Burada Laz kadını evlense de baba evinde haklarının saklı bulunduğu anlaşılmaktadır. İlginç olan bir gerçekte Laz kadınının evlendikten sonra da babasının soyadıyla anılması. Çebibxe, İslamoğlurisa der gibi, Yanivaturisa der gibi. Bu kelimeler bize Lazlar'daki aile yapısı üzerine ipucu vermektedir. Evlense de kadın kendi kimliğini koruyabilmektedir. Bu son derece önemli bir ayrıntıdır. Bir de Yanivaturisa derken Yanivat köyünden kadın anlamı verilir. Çebibxe derken -pxe eki İslamoğlurisa derken -isa... ya da Yanivatlıların kızı... Bu Lazca'da son derece dikkat çekici bir özelliktir. Bilindiği gibi bir çok dilde -oğlu ekiyle (Gürcistan'daki Lazlar ve Mengreller -skiri) bir yerde ataerkillik vurgulanıyor. Oysa güzel dilimiz hala anaerkilliğin izlerini canlı bir şekilde taşıyor. Soyadının kadından geçtiği çok eski toplumlara çağrışım yapıyor.

Lazca'yı araştırdıkça halkımız ile ilgili onun ruh hali ve yaşam anlayışı ile ilgili daha çok ipucu elde edebiliyoruz. Yeni ipuçları elde ettikçe daha da merakımız artıyor. Bizi daha çok araştırmaya itiyor... 'Çebibxe'leri 'Yanivaturisa'ları 'İslamoğlurisaları Türkiye toplumuna anlatmalıyız.

Abja ticile ulun duğvikoti dvaçiten (Irmak yukarı doğru akıyor desen de İnanır.)

Ogni - Sayı 02 © Laz Kültür Derneği
Bedia LEBA* [33]

LATİN ALFABESİNİN ZORUNLULUĞU ÜZERİNE

Yazan: Bedia LEBA

Bilindiği gibi Lazca 1929'larda yazı diline kavuşmuştur. İskender Tzitaşi Latin Alfabesi'yle gazete çıkarmış, okullarda anadil dersleri konulmuştur. Daha sonraları o zamanki Sovyetler Birliği'ndeki halklar Kiril Alfabesi'ne yönelmişlerdir. Lazlar ise süreç içinde Gürcü yazısını kullanmışlardır. 80 sonrası Türkiyeli Lazlar'ın Latin Alfabesi'ni kullanmaya başladıkları dönem olarak önemlidir. Şimdi elimizde dilbilimin gelişmiş kurallarına göre sadeleştirilmiş Laz Alfabesi bulunmaktadır. Soruna pratik bir çözüm getirilmiş yazı dili benimsenmiştir.

Özellikle Gürcistan'dan ve Türkiye'de yaşayan Gürcülerden bu konuda çok sert eleştiriler gelmektedir. Gürcü yazısı dururken neden Latin Alfabesi? Laz halkı Gürcü yazısını geleneksel olarak değil çok sonraları kullanmıştır. Pontuslular döneminde eğitim ve yazı dili Pontuscaydı. Yani yine Latinceyle karşı karşıyaydılar. Osmanlılar dönemide Lazcanın kısmi olarak Arap harfleri ile yazıldığı eldeki bazı tapu ve nüfus kayıtlarından anlaşılmaktadır. Bu konuda Osmanlı arşivleri ilginç kaynaklara sahip olsa gerek!

Laz Alfabesi günümüzde Türkiye'li Lazların gereksinimine yanıt verecek yapıdadır. Öğrenmedeki kolaylık ve pedagojik olarak doğruluğu Laz dilinin korunması konusunda yeni bir olanağın kapısını açmaktadır. Görüşümce her iki yazma türünü de meşru olarak kabul etmek gerekir. Türkiye'li Lazlar latince alfabeyi kullanırken Gürcistan'daki Lazlar ve Mengreller Gürcü yazısı ile yazmaya devam edeceklerdir. Burada karışıklığa yol açacak bir şey yoktur. Soruna pratik çözüm getirilmiştir. Bundan sonra önümüzde duran görev işi zorlaştırmak değil hızla yazı dilini yaymak olmalıdır. Zaten Laz dili ile yakından ilgilenenler gürcü yazısını da öğrenmek zorundadırlar. Zira bir çok eser Gürcistan'da basılmıştır.

Burada karşılaştırma olanağını sunmak için her iki yazıda da Laz alfabesini veriyoruz.

(Burada orijinal metinde Laz Alfabesi'nin Latin ve Gürcü alfabesi karşılaştırmalı tablosu bulunmaktadır.)

Ogni - Sayı 02 © Laz Kültür Derneği
Eha GUGULİ* [34]

NANANENA MO GİÇONDRİNAM!

Yazan: Eha GUGULİ

Sîcirepe şkimi çonape şîdmi,

Xelki şîcunişi nena na iyasen OGNİ kogamaxtu. Huy dohuy Lazepeşi tarixi oçitxu lazuri nena golaonu do onçaru beciti diyu. Şox lesendo beri Türkiye ne xenan Lazepe huşa tarixi nişi va ginçitxas. Nena nişi kelatoçes do haşote uneneli skudurtes.

Huyneri ndğa xelicepe nena nişi na eşkiğaman nananena nişite na itunan ar ndğa oren, Lazepe huşa so otes?

Huy cumalepe do dalepe şkuni OGNİ gamiğamtanuşa şîcuni oxelu mutu vanumgvas. Elankaleri do goçondrineri nena skani ogni. Huy Lazuri skirepe do bozope didi dulyape kogoğomizunan. Nena Şkuni doguru oçitxu nana nenate onşaru şku kocemozunan. Tarixi şîcuni berepe doguru didi dulya oren kogo3zğomizunan.

Şîçu tarixi şkuni dobigura nana nenaşîcunite Türkiyeşi xelkepe şkala okokatari Peskudaten. Hini na bujğonaten selami do şiari: Skudas Xelkepesi Cumalepoba! OGNİ gamaxtudo var domikorobes. Muşa aşkurinenan? Şîcurina mo goyombaman. Ham nena huşa doskudu husfera şukuleti skudasen. Va gobiçondrinate moyobordaten! Berepeti doboguraten. Ham purki steri nena Pofe var nçares va bozitapaten. Ham dadali steri nena miti va mebo3ilapaten. Mçaraten...

Ham nena mu diçin gobiçondinatu na ilus iyen. Hini mirdete şa nana nişi nana yado var duyoxesi? Didinana nişi "gogağari" var uzvesi? Lazi va renani?

Sîcirepe şkimi çonape şîdmi,

Nana nena tkvanite mirdaten, moyirdaten, Turkiye ne xenan xelicepe şîcala okokateri barişi doloxe skudaten. Şîcu didepe şîcuni na memişkves ham memleketi, Turkiye miti ve doloboşkvaten. Turkiye irişi memleketi orane şîcuniti...

Oîcortapu so doskudu. Ham Türkiye şeni didepe şîcuni cengişa va giktes memleçeti şkuni şeni doğures. Muşi oîcortapu do muşi gamaîmtu! Şku Turkiye doloxe goşkabğeri Pskudurtu. Türkiyeşi xelkepe şkala dado cuma steri oîcobıiyenu. Xvala nena şkuni va gobiğondrinaten, nena do kultüri şîcuni va gobiçondrinaten. Haşote dadocuma steri oîcobiyaıen, huşati kokobiyitu. Şku Lazepe daa va gomdunit İ(uğxii boret!

Çonape şkimi,

Huy ogni tkvani xe kodologiles. Nana nena tkvani ognaten. OGNİ şeni nçaraten svaraten. Tkva ortafuşa Lazuri xelki mu ağoden. tkvani steri berepe skudurtfanuşa mi mu aziten. Hini memleçeti gamakatu guri uğunan iturtanuşa tkva barişi selami numjğonitu dunya xelkepe "Skudas Xelkepeşi Cumapoba" Hini şîcurina goyobombamîanuşa tkva çayi filizi cumapoba semboli doyitu do xe kadvoîcçitu...

Na moxtasen hdğalepe çonate moxtasen, murun3xi steri çumanepe tkvani iyasen irituli — tkvani şeni... Mogarçilan (kolay gelsin).

Ogni - Sayı 02 © Laz Kültür Derneği
Mjora NTOLİ* [40]

Yeni Yıl: MÇKİRİŞ OKVARU

Yazan: Mjora NTOLİ

Yeni yıl; Hicri takvime göre (bizim hesaba göre) 14 Ocak gününe denk gelmektedir. Yeni yıl, atalarımızdan bize kalan bir gelenektir. Herkes bunu hatırlayamıyor. Bundan 15 yıl öncesi ben de yeni yılda ev ev dolaşmıştım. Hatırladığım kadarıyla yazacağım.

Yeni yılda sabahleyin erken kalkar, yeni elbiselerimizi giyerdik. Aradığımız ilk şey bir torba olurdu. O gün bizim için çok önemliydi. Evleri tek tek dolaşırdık. Gittiğimiz evin kapısını çalar, torbayı içeri atar ve saklanırdık. Ev sahibi, torbayı kışlık yiyeceklerle doldurup bize uzatırdı. Kim olduğumuza bakmazdı. "Kapıma kim geldi" diye bakmak ayıp sayılırdı. Verdikleri şeyler genellikle kışlık meyvelerdi. (Fındık, ceviz, ince hurma, mandalina, elma, armut vs.) Akşam olunca evlerimize bir çuval dolusu meyveyle dönerdik. Kimi zaman, eve birkaç kere giderdik.

Çocukluğunda; yeni yılda ev ev gezen bir büyüğümle konuştum. "Yeni yılı hatırlıyor musun" diye sorduğumda; gülümsedi ve dedi ki; "Benim gibi meyve toplayan yoktu. Biz artık büyüdük. Şimdi onları yapamıyoruz." dedi ve başından geçen bir olayı anlattı:

"Bir gün, tüfeği alıp-kuş avlamaya çıkmıştım. Üşüyünce bir ninenin evine gittim. Biraz ısındıktan sonra tekrar avlanmayı düşünüyordum. Nineyi cimri bilirdim. Oysa evine gittiğimde çok sevinmişti. Hemen bir kap dolusu meyve getirdi. Şaşırdım ve neden icap ettiğini sordum. O da 'bu gün yeni yıl... eve hep kadın geldi. Kadın bereketi kaçırır, erkekse bereket getirir' demişti. Sevinci ondanmış. Ceplerimi doldurup çıktım. Şimdi düşünüyorum da; günler ne çabuk geçmiş."

İnanışlar: Yeni yılda üstüne güneş doğmamalıdır. Evine kadın gelirse bereket kaçar, erkek gelirse bereket getirir. Kız çocuklar yeni yıl kutlamalarına katılmazlar. Kapına gelen çocuk boş çevirilmemelidir. O gün sığırlara en iyi yiyeceklerden sunulmalıdır. Akşam, büyükler namaz kılarak ibadet eder.

Hazırlıklar: Bir gün öncesi; evlerde kazanlar dolusu mısır haşlanır. Ceviz ve fındıkların içleri alınır, ezilip, haşlanmış mısırla birlikte top top yapılır. Etraf temizlenir ve yemekler hazırlanır.

Not: “MÇKİRİŞ OKVARU” anlam olarak; “bu adam var ya! Çok cimridir. Bitini bile vermez.” Söylemine karşı, çocukların “geldim işte...pireni ver! Kurtul.” Esprisinin yaşama getirilmesi biçiminde algılanır.

Ogni - Sayı 02 © Laz Kültür Derneği

Üyelik Gerekli

Katkıda bulunmak için topluluğumuza katılın!

Arşivlerimize katkıda bulunmak için ücretsiz üyelik gereklidir. Katılmak sadece bir dakika sürer!

Düzeltme Önerisi

Aşağıdaki kutuda metni düzelterek bize gönderin. PDF orijinaliyle karşılaştırarak düzeltebilirsiniz.

Düzeltmeniz editörlerimiz tarafından incelendikten sonra yayına alınacaktır.